Blog

DEPRESYON VE KÜLTÜR ENTEGRASYONU

Bireydeki depresyonun topluma ve toplumsal ilişkilere olumsuz yansımaları küreselleşme ve kültür entegrasyonu sayesinde rehabilite edilebilir. Bu yazımda çatışmaların insan zihninde bitirilmesi ve neticede toplumda barışın tesisinin nasıl sağlanabileceği konusuna yoğunlaşmak istiyorum. Genelde savaşlar ve çekişmelerin temelinde kaynakların yetersizliği, etnik ve dini çatışmalar, politik farklılıkların var olduğu iddia ediliyor. Aslında savaş insanın zihninde başlayıp zihninde biter. Problemlerin kaynağı toplumlardan öte, bireylerden kaynaklanmaktadır. Her birey mutlu olma yolunda ikna edilir, eğitilir ve olumlu davranışta bulunması sağlanabilirse; bireyin oluşturduğu toplumlarda da mutluluk sağlanabilir. Bugünün dünyasına baktığımız zaman insanlar arasındaki en önemli unsurun “İletişim” olduğunu görmekteyiz. Lakin bu iletişim ağı, aynı zamanda iletişimsizliği de beraberinde getirmektedir. Şu anki dünya global bir dünya olmasına rağmen, global bir düşünce ve duygu sistemi yerleşmemiş, kültürlerin güzel davranışları örnek alınarak, iyiliği ön planda tutan davranışlarla var olan olumsuz davranışlar değiştirilmemiştir. Bu da sadece dünya üzerindeki resmin globalleşmesine, kişilerin topluma katkı sağlayacak şekilde bireyselleşmesinden ziyade yalnızlaşmasına sebep olmuştur. Bilgi dünyasındaki olumlu davranış eksikliğini, ancak bilgiyi uygulamalı göstermekle giderebileceğimizi düşünüyorum. Her kültürün kendi içinde güzellikleri vardır ve bu güzellikleri öğrenmek, günümüz dünya teknolojisiyle çokta zor değildir. Ancak bilginin kitap üzerinde okunması ve kitabi bir bilgi olarak kalması başka, o bilgiyi hayat içerisinde görmek, birinin davranışlarında görmek başka bir durumdur ve daha etkilidir. Her kültürün, her yaş grubunun, her kuşağın bir birinden öğrenebileceği ve gelişimine katkıda bulunabileceği bir çok bilgi vardır. Aynı zamanda iletişimin bir ek sorunu olan ve belki de iletişimsizlikte de birincil etkenlerden biri olan empati de yeterli bir biçimde bulunmamakta ve sergilenememektedir. Bu sebepten her kültürle, meslek grubuyla, bölümle ilgili az da olsa bir bilgi sahibi olmalıyız, bu sayesinde bölümler, farklı branşlar birbirlerini tanıyacaklar, bir işi ele aldıklarında kişi o işle ilgili belli oranda resmi daha geniş görüp diğer çalışanları daha iyi ve yakından tanıyabilecektir. Çünkü belli oranda da olsa, o işle ilgili bir bilgisi vardır ve bu sayede hem daha hızlı olayı kavrayarak iletişimi hızlandıracak, hem de bu işi birincil olarak ele alan kişinin yaşayacağı zorlukları veya neler hissedebileceğini belli oranda görebilecektir. Bu durum bana birkaç anımı hatırlatıyor. Üniversitede derslerimi genelde cafelerde, kütüphanelerde çalışırdım ve okulum mecidiyeköyde olduğu için bir çok iş sektörünü aynı anda görebiliyordum. Bu evreler içerisinde insanların birbirine olan yaklaşımlarını gözlemledim ve bu durumu daha yakından ele alabilmek için bir karar verdim. İşe başlamak için bir ajansa başvurdum bu sayede bir çok farklı işte her hafta sonu çalışıyor, hem yeni insanlar görüyor hem de yeni bir çalışan psikolojisine bürünüyordum. Zaman zaman parfüm tanıtımcısı, zaman zaman yiyecek tanıtımcısı, bazen filmlerde figüranlık, cafede yardımcı eleman, anketör vb bir çok işte bulunuyordum. Bu esnalarda şunu fark ettim. Her meslek kendi içinde bir çok zorluğa sahipti ve bizim değersiz, önemsiz diye gördüğümüz bir işin dahi arka perdesinde bir çok emek vardı. İki saat izlediğimiz ve on saniyede eleştirdiğimiz bir filmin her bir dakikası bir gün çekilebiliyor, sabahın çok erken saatlerinde herkes sette bulunuyor ve bir çok kişi çalışıyordu. Bu durumdan sonra bir filmi eleştirirken bu durumları da ele alıp yargılarımdan arındırarak eleştirmeye çalıştığımı fark ettim ve bu işe olan saygım da artmıştı. Bir cafede bir içeceğin çok uzun bir geçmişi vardı ve kişi o içeceği masaya getirirken bir çok farklı olumlu ve olumsuz olay yaşayabiliyordu. Bu durumu ister istemez gelen müşteriye de yansıtan arkadaşlarımın durumlarını da gördüm. Bir şeyi satmak için veya bir anket yapmak için tüm gün ayakta durmanın dışında patronlar çalışanların daha çok çalışması için psikolojik baskı, göz hapisleri yapabiliyorlardı ve çalışanlar yemeğe dahi çıkarken kendilerini stres altında hissedebiliyorlardı. Ben bu meslek alanlarıyla ilgili empati kurmayı, o meslek hayatındaki kişilerin gerek duygu ve düşüncelerini dinleyerek gerek davranışlarını gözlemleyerek nadir de olsa direkt yaşayarak öğrenmiştim. Bu durumda ki gibi insanoğlunun ihtiyacı olan ve koşulsuz sevgi ve saygıyı öğrenmesini sağlayacak, çevresiyle daha iyi bir iletişim kuracak, hatta belki bir gülümsemesiyle ortamları ısıtabilecek bir yapısının olabilmesi için empatiyi öğrenebilmesi şarttır. Bunun için de birbirimizi tanımaya ve önyargılarımızdan kurtularak bir birimizi incelemeye çalışmalıyız. Elbette birbirimizde kendimize, ruhumuza ve kişiliğimize uygun bir çok güzellik bulacak her insanda ve yerde insanoğluna ve doğaya bir kez daha hayran kalıp saygımızı arttıracağız. Kültürlerin benzer özelliklerine güzel bir örnek olabilecek; Japonya’nın ve Japon kültürünün var olan bilgi birikimi, güzellikleri ve bilgelikleriyle kendi kültürümdeki güzellikler benzer, yakın ve birbiriyle içiçe geçmeye uygundur. Japonya’nın her canlıya duyduğu özen ve seremonisi, yaratılanı sev yaratılandan ötürü olan kültürümün düşünce yapısıyla benzeşmektedir. Türkiye gibi geleneksel kültüre bağlı olup, modern çağın teknoloji ve bilgisini de kullanan Japonya’nın da henüz bilmediğim ancak var olduğuna inandığım insan merkezli düşünürlerinin değerli fikirleri başta psikoloji olmak üzere sosyal bilimlere katkı sağlayacağı şüphesizdir. Küresel bir anlamı olmakla birlikte, çıktığı ülkenin insanlarının kabullerini de yansıtan psikoloji bilimi, inanıyorum ki ruhu ve insanın tüm yönlerini ilgilendiren konularda yerel kültürlerden de katkı almalıdır. Bu anlamda, Türk kültüründe insan merkezli olan Mevlana, Yunus ve Hz. Muhammed (sav)’inde ifadeleri katkı sağlayacağı şüphesizdir. Küreselleşme yalnızca büyük sistemlerin yaratılmasıyla değil, aynı zamanda toplumsal deneyimin yerel, hatta kişisel bağlamlarının dönüşümüyle de ilgilidir. Günlük etkinliklerimiz dünyanın ta öbür ucundaki olaylardan artan bir biçimde etkilenmektedir. Diğer taraftan, yerel yaşam tarzı alışkanlıkları küresel sonuçlar olarak ortaya çıkmaktadır. Küreselleşmenin olumlu sonuçlarını herkes yaşadığında, onun iyi bir şey olduğundan söz edilebilir. Küreselleşmenin farklı tanımlarında vurgulanan ana temalardan birisi de global kültür kavramıdır. Küreselleşmeyle birlikte dünyada, bir kültür kaynaşmasının yaşanması ve farklı kültürlerin yan yana akması, hatta saç örgüsü gibi şekillenmesi olgusu devam etmektedir. Bu anlamda küreselleşme, kültürler arası bir etkileşimdir. Küreselleşmeyle birlikte hoşgörü, özgür basın, herkese eğitim, parlamenter demokrasi, liberalizm yönünde gelişen fikirler, insanların bazılarını özgürleştirmiştir. (http://www.journals.istanbul.edu.tr/iuilah/article/download/1023000575/1023000528) Bizim amacımızsa bu küreselleşmeyi kültürler arası en yoğun biçimde, tüm güzellikleriyle ve sıcaklığıyla uygulamalı olarak tanıştırmak ve mutlu bir dünyanın temelini oluşturacak olan birbirini seven ve sayan insanların sayısını arttırmak olmalıdır. Şüphesiz merhamet, adalet ve hoşgörü, farklı kültür ve dinlerin halkları arasında sağlanacak kalıcı bir barışın yaşamsal dayanaklarıdır. Doğu ile Batı arasında kültürel ve siyasal diyalog ve ilişkiler son yıllarda artmaya başlamıştır. Bir gün bir kahve dükkanında ders çalışırken yan masada oturan iki koreli kızdan eşyalarıma göz kulak olmalarını rica ettim. Geri döndüğümde sohbete başladık ve uzun uzun konuştuk. Korece birkaç kelime biliyordum ve İngilizce ortak dilimizin içine bu kelimeleri koydum. Çok hoşlarına gitti ve sohbetimiz koyulaşıp bir saati geçti. Sonunda telefonlarımızı verdik, birbirimizi aradık, merak ettiklerimizi sorduk ve iletişimi koparmadık. Hatta bana çaya geldiler ve buluşmaya da devam ettik. Şimdi bu duruma bakınca bu dostluğu yabancı dile, cesarete ve samimiyete borçlu olduğumu düşünüyorum ve bu durum çift taraflıydı. Farklılıklarımız vardı ancak iletişimi ve bütünleşmeyi seçmiştik. Barış içerisinde yaşama ve bunun sürdürülebilir bir nitelik kazanması toplumsal uzlaşıya bağlı olarak şekillenmektedir. Dünya üzerinde artan bütünleşme süreçleri ve bu çerçevede insanlar arası farklılıkları bir çatışma unsuru olmaktan öte, zenginleştirici bir unsur olarak ele alan idealist paradigma, bir nebze de olsa çatışmalardan uzak kalmayı sağlamaktadır. Bireylerin, zamanla edinilmiş bir davranış haline getirmeleri gereken barışçıl tutum, ikili ilişkilerden sosyal ilişkilere, sosyal ilişkilerden de devletlerarası yapılara kadar egemen olmalıdır. Söz konusu davranışsal öğrenmenin sürdürülebilir bir nitelik kazanması, stratejik düşünme ve stratejik kültürün sürece dâhil edilmesiyle sağlanacaktır. Stratejinin düşünce sistemi üzerinde kurduğu egemenlik, bireylerin ve bu çerçevede toplumların, barışı kurma ve sürdürme çabalarına olumlu bir geri besleme sağlamaktadır. Dünyada barışın sağlanması için devletler değil, milletler birbirine yakınlaşmalıdır. Söz konusu küresel barış stratejisine göre, barışın sürdürülebilir bir nitelik kazanması, dünya halkları arasında kurulacak, ortak değerleri ön plana çıkaran milletlerarası çabayla sağlanacaktır. Bu çaba, barışın içselleştirilerek kurulmasıyla ilintilidir. Bunun içinde kültürler birbirini bir arkadaş olarak yakından inceleyebilme fırsatına sahip olmalı, kitabi bilgilerin dışında da o kültürü kendi gözüyle görüp kendi gözlemleri doğrultusunda şemalaştırıp beynine yerleştirebilmelidir. Dünyanın doğal kaynakları 7 milyar insana yeteceği gibi, 17 milyar insana da yeter. Bunun için iyi ve sorumlu insan olmak gerekir. Yani evrensel değerler olan dürüstlük, hakkaniyet, hizmet üretme, onura saygı, her varlığı değerli bilme, koşulsuz sevgi, insan merkezli olma, üstün kalite, sabır, bilinçli çalışma gibi değerleri her insana verebilirsek; her insan iyi ve sorumlu bir insan olacak, böylece yeni ve mutlu bir dünya oluşacaktır. Bu bilgi ve kültür entegrasyonu sayesinde kişiler birbirlerinin ön yargılarını kırabileceğine ve bu kısır döngülerin kırılıp yerine olumlu bir döngü oluşturulacağına inanıyorum. Küresel sorunları çözmek için bireylerin ruhsal problemlerini çözmek önemli bir husus olacaktır. Dünyadaki doğal kaynakların ve teknolojik imkanları her bireyi mutlu kılacak şekilde istifadeye sunmak gerektiği gibi, bu maddi imkanlara ulaşmak, insan merkezli yaşamak için manevi unsurlara ihtiyaç vardır. Bunlar ilk önce bireyin ruhunu, kalbini, fikrini olumlu doldurmak ve olumsuzluğunu düzeltmektir. Ruhsal hastalıklar yüzlerce bedensel hastalığa neden olmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü, eğer önlem alınmazsa 2020 yılında dünyanın en büyük sağlık sorununun depresyon olacağını söylüyor. Yani bu durumu ele aldığımızda insan oğlunun mutluluğu yine insanoğlunun elindedir. Gerçekte insan sonsuz bir merhamete, şefkate, sevgiye sahiptir ancak bu güzelliklerini ortaya çıkarabilecek bir ortam bulamama, bu güzellikleri nasıl çıkaracağını ve kullanacağını öğrenememesi kişiyi yanlışlıklara yönlendirmiş ve yalnızlaştırmıştır. Oysa var olan bu güzelliklerimizi, bunu fark eden insanlardan öğrenebilir, gözlemleyebilir ve kendimize de uygulayabiliriz. İnsanlar gün geçtikçe daha çok birbirlerine olan güvenlerini kaybetmektedir. Bu da kişiyi yalnızlığa sürüklemektedir ve depresyon da dahil bir çok hastalığa ve psikolojik sorunlara sebep olmaktadır. Hatta bağışıklığın düşmesinden faydalanan bir çok fizyolojik rahatsızlıkta artmakta ve yaşanmaktadır. Birbirimize olan güveni kaybetmemizin sebebi birbirimize ön yargı ile yaklaşmamız ve tanımaktan kaçınmamız iken, tanımaktan kaçtığımız için de daha bir güvensizlik duyarız. Ön yargılar geçmiş deneyimlerin sonucu oluşur ve yeni bir bilgi duyu organlarıyla onaylanmadığı sürece kişi bunun doğruluğuna inanmayabilir; hatta kanıtlandığında bile beyindeki bu durum ile ilgili oluşturulan şema değiştirilemeyebilir. Elbette ki bir kısır döngü halini almış, çok katı ön yargıları kırmak zor olacaktır; ancak bu zorlu sürecin sonunda yine kişi güzellikleri görecek ve bu ön yargıyı değiştirecektir. Haydi şimdi hedefimizi: “Gelin yeni bir dünya oluşturalım. Bu yeni dünyada savaşlar, kırgınlıklar, açlık, susuzluk, eğitimsizlik, dışlanma, ayrımcılık, şiddet olmasın, aksine mutlu bir dünya olsun.” olarak değiştirelim. Bunu da çevrenizdeki farklılıklara risk olarak bakmadan adım atmayla başlayalım. Kim olursa olsun gülümseyerek insanların kalbinde yer etmeye çalışalım. Kalp kırmadan, küçümsemeden, karşımızdakine güven verelim ki iletişime ve bilgiye ulaşmaya başlayalım. Yan masanızda bir Koreli, İtalyan ve ya Türk mü var? Ona güvenin ve bir konuda çekinmeden sohbete başlayın. Bir merhaba çok büyük arkadaşlıklarınızın başlangıcı olabilir. Bunun bir kelebek etkisi olarak başlaması ve tüm evrene yayılması dileğiyle… Uzm. Psikolog Sümeyye ARSLAN PARLAK HAYAT PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK MERKEZİ www.parlakhayat.com

Write a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

RASYONEL TERAPİ NEDİR?

Albert Ellis felsefesinden etkilenen bir terapi modeli olan “Rasyonel Terapi “yaşamdaki güçlükleri önlemek ,inanç …

ÇOCUKTA UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

Davranış, bireyin dışarıdaki insanlar tarafından doğrudan doğruya gözlemlenebilecek eylemleridir. Uyum ise bireyin …

OKUL ÖNCESİ ÇOCUKTA PSİKOLOJİK GELİŞİM

Sağlıklı çocuklar için beklenmekte olan bir takım fiziksel ve motor gelişim süreçleri vardır. Okul öncesi psikolojik …