Kategori: Psikoloji

ÇOCUKTA UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

Davranış, bireyin dışarıdaki insanlar tarafından doğrudan doğruya gözlemlenebilecek eylemleridir. Uyum ise bireyin sahip olunan özellikleriyle benliği ve çevresi arasında dengeli ilişki kurması ve sürdürmesidir. Çocukların belirli konularda çatışma yaşadıklarında birtakım uyumsuz davranış tablolarının açığa çıkması kaçınılmazdır.  Kişilik, çatışma çözme becerileriyle gelişen bir olgudur. Çocuk gelişiminde yetenek ve becerilerin kazanılması kadar sorun çözme becerisinin de kazanılması gelişim seyrinin bir parçasıdır.

ÇOCUKTA UYUMSUZLUK BELİRTİLERİNİ ARTTIRAN ETKENLER

 

Aşırı koruyucu yaklaşımlar, çocuğun ebeveyn korumasından çıkarak bağımsız hareket etme becerisini engeller. Okul öncesi grubunda karşılaşılan sorunlar olağan ve geçicidir. Yanlış anne ve baba tutumları davranışın kemikleşmesi ve duygusal düzeyde bozulmalara yol açabilir. Destekleyici ebeveyn modeli; ideal ebeveyn tutumu olarak gösterilmektedir. Bu tutum dışında kalan çocuklar etraflarına şüpheyle bakar. Karmaşa yaşar ve uyum sorunları geliştirerek sinirlilik, kavgacılık, hırçınlık, geçimsizlik gibi olumsuz davranışlar geliştirirler. Psikososyal unsurlar kadar organik kökenli problemler de (beyin incinmeleri, sakatlıklar, anomaliler, süreğen rahatsızlıklar…) çocukta uyumsuzluk belirtilerini arttıran etkenlerdir.

 

 ÇOCUĞUN DAVRANIŞINI BOZUKLUK OLARAK TANIMLAMAK İÇİN NELER KRİTER ALINMALIDIR?

 

1.YAŞA UYGUNLUK

Her dönemin kendine özgü özellikleri vardır. Bu özellikleri ve çocuğa etkilerini iyi tanıyıp gözlemlemek gerekir. Örneğin çocuk 2 yaşta bireyselleşmeye başlar. Bu sebeple paylaşımda zorlanabilir.3-5 yaş çocuğunun hayal gücü sınırsızdır. Yalana benzeyen, hayal gücü sınırlarını zorlayan öyküler anlatabilir. Ancak bu anlatımlar ergenlik dönemine dek sürüyorsa ciddi problemler teşkil edebilir.

2.YOĞUNLUK

Davranışın sıklığı ikinci ölçüttür.4-5 yaş civarında sık öfkelenme olağan bir durumken, başka çocuklara zarar verme davranış bozukluğuna girer.

3.SÜREKLİLİK

Belirli davranış türünü ısrarlı devam ettirmedir.

4.CİNSEL ROL BEKLENTİLERİ

Erkek ve kız davranışları arasında oluşan gelişim farklılıkları (erkeklerde geç konuşma daha sık rastlanır vb.) cinsel kimliğin yarattığı farklılıklar da dikkate alınmalıdır.

UYUM VE DAVRANIŞ SORUNLARI  HANGİ ŞEKİLLERDE GÖRÜLÜR?

Tırnak yeme Zorbalık Otoriteye Başkaldırma Gerilim Çalma Davranışı Okul Devamsızlığı Aşırı utangaç, korkak, endişeli ve şüpheci tavırlar sergileme vb. şekillerde gözlemlenmektedir.

DAVRANIŞ BOZUKLUKLARININ NEDENLERİ

Dikkati Çekmek: Çocuğa yeteri kadar vakit ayrılmadığında çocukta çevre ilgisini toplamak adına uyumsuz davranışlar gelişebilir.

İntikam Alma İsteği: Dayak yiyen, örselenen (travmatize olan) çocuk, anne babaya karşı gelen davranışlarda bulunabilir; çünkü aileden intikam almak ister.

UYUM BOZUKLUĞU VE NORMAL DAVRANIŞI AYIRMAK  

 Ebeveynler için bu ayrımı yapmak zordur. Fakat belirli noktalarla ilgili yapılan gözlemler çıkarım yapmada fayda sağlamaktadır. Örneğin; alt ıslatma davranışında 1,5 yaşında ve tuvalet eğitimi almış bir çocuğun sonraki 1-1,5 yıl alta kaçırması normaldir. Kas kontrolü bu çağda sağlanmaya başlamaktadır. Fakat 3,5-4 yaşından sonra bu sorun devam ediyorsa uyum bozukluğudur. Çünkü artık bu adaptasyon sürecini aşmıştır. Yanlış tutumlar sorunun tırmanarak artmasına sebep olabilir. Aslında çocukların büyük bir çoğunluğu bu davranışları” Beni Dinle “mesajını vermek için yaparlar.

 DAVRANIŞ BOZUKLUĞU OLAN ÇOCUKLARLA OLUMLU İLİŞKİ NASIL KURULUR?

Karşılıklı Saygı Çocuğa Kaliteli Zaman Ayırmak Cesaretlendirmek Sevgiyi Anlatmak Çocuğa karşı sakin olmak ve etiketlememek gerekmektedir.

 KAYNAKÇA:

  Y,Haluk: Çocuk Eğitimi El Kitabı

  Özyel,EÇocukta Davranış Bozuklukları


OTİZMİN NEDENLERİ VE ERKEN BELİRTİLERİ

Otizm ilk kez 1943’te Amerikalı çocuk psikiyatristi olan Leo Kanner’in “Erken çocukluk otizmi” tanımıyla ifade edilmiştir.

Kanner’a göre:

*Bu çocuklar ifadelerinde ters zamirler kullanırlar.

*İfadelerinde ben yerine sen kullanırlar

*iyi bellekleri vardır.

*Stereotip hareketleri bulunur.

*Aynılığı korumaya dair istekleri yoğundur.

*İnsan ilişkilerinde zorlanırlar.

Asperger’e göre otizm 1944 yılında doğum ya da sonrasındaki ilk 30 ay içerisinde görülen davranışsal bir sendrom olarak tanımlanmaktadır.

Mildrek Creak’in öncülük ettiği kurul otizme dair belirtileri “Dokuz nokta” nitelendirmesi olan bir teşhisle belirtmişlerdir:

*Birey kendi kimliğinin farkında değildir.

*Nesnelere bağımlılık geliştirir.

*Nesneleri amaç dışı kullanamamaktadır.

DSM-III(Diagnostic and statistical Manual of mental disorders) tanı kriterlerini şu şekilde açıklamıştır:

*Diğer insanların farkında olmama

*Dil gelişiminin tüm alanlarında belirgin gecikme

*Kendine dair iletişim şekli

*Sosyal etkileşimde yetersizlik

*Arkadaşlık ilişkilerinde sıkıntı

*Karşılıklı diyalog kuramama

Kapsamlı araştırmalar bulguların otizmin erkeklerdeki yaygınlığını ortaya koymaktadır.

 

NEDENLERİ:

Otizm’in Psikojenik,Davranışsal,Organik ve Kavramsal nedenleri tanımlanmıştır.

Bazı teorisyenlerin otizm’in anne-çocuk ilişkisinde soğuk ve reddedici” tanımı ve geri çekilme davranışı şeklinde ortaya çıkmaktadır.(Bettleheim,1967).Davranışsal teori otizmin ödül-ceza ile pekiştirilmiş davranış grubu olduğunu ifade etmektedir.Bu görüş otizm’in çocuğun içinde bulunduğu ortamda çevreyle ilişki kurma ,öğrenmiş olduğu” atipik ve özel davranışlar “olarak tanımlanmıştır. Son 10 yıldır otizm’in biyolojik kaynağının kesinlik kazandığı bilinmektedir.Özellikle Cerebellum (beyincik) ile ilgili bir bozukluk üzerinde durulmuştur.Hamileliğin ilk 3 ayında olumsuz etkileri olan olaylar çocuğun gelişimini etkilemektedir.Otistik çocukların ailesinde konuşma-dilde gecikme risk faktörlerini etkilemektedir.

Frith teorisine göre ise otistik bireylerdeki temel problemin “doğuştan kavramaya dair eksiklik”olduğu düşünülmektedir.Otistik çocukların iç ve dış dünyada gelişen olaylar arasında ilişki kurabilme ve tahmin etme yeteneklerinin olmayışı,bu durumun da otistik bireylerin diğer insanları bu anlamda algılama noktasında yetersiz kaldıklarını göstermiştir.

KAYNAKÇA:Abidoğlu,Ülkü ,Darıca,Nilüfer,Gümüşçü,Şebnem “Otizm ve Otistik Çocuklar” Özgür yayınları İstanbul.

Oyun Terapisi Nedir?

OYUN TERAPİSİ NEDİR?

 

Oyun terapisi; 2-11 yaş arasındaki çocuklar üzerinde 1900 ‘lü yıllardan bu yana kullanılan, çocukların kendini ifade etmelerine imkan tanıyan bir terapi modelidir.Oyun terapisi bilişsel ve sosyal gelişime katkı sağlar. Terapist çocuğun dünyasına inerek onun dilinden konuşur . Çocuklar duygularını yetişkinler gibi ifade edemediğinden , oyun çocuğun iç dünyasını dışa vurmanın en kolay yoludur.

TERAPİ SÜRECİ NASIL İLERLER?

Oyun terapisine gelen çocuğa, bu sorunları ortaya çıkarabileceği oyuncaklar sunulur. Eğitimli ve alanında uzman bir terapist güvenli bir ortamda çocuğun oyunlarını ve oyun içeriklerini gözlemler. Terapist eğer çocuk isterse onun oyunlarına eşlik eder ve çocuk terapistin desteğiyle tüm bu zorlu yaşam deneyimlerini yeniden yaşar ve kendini yapılandırma fırsatı bulur.

 

 

OYUN TERAPİSİ HANGİ PROBLEMLERDE  UYGULANIR?

İletişim sorunları,dikkat eksikliği,uyku yemek tuvalet sorunları, travma, bağlanma problemleri, davranış sorunları vb süreçlerde çocuğa ruhsal destek amaçlı kullanılmaktadır.

                                                          Uzm.Klinik Psikolog

                                                             Kübra Eriş

Çaresizim

ÇARESİZİM

 

Yaşamımız boyunca birçok zorlu durumlar ile karşılaşabiliriz. Bu zorlu durumların üstesinden gelebilmemiz veya gelemememiz bu durumlara verdiğimiz anlamlarla ve problem çözme stratejilerimiz ile yakından ilişkilidir. Kişi stresli bir durumla karşılatığında vucüdumuz kendisini savaş veya kaç durumuna hazırlar. Kalp atışı hızlanır, kaslarımız gerilir, sindirim sistemimiz yavaşlar, solunum sıklığı artar ve birçok fizyolojik değişiklikler meydana gelir. Bu evreye Alarm Evresi adı verilir. Bu evrede vucüt kendisini stresör ile başa çıkması için hazırlar. Eğer stres azalmaz ise diğer bir evre olan Direnç Evresine geçilir. Bu evre kişinin problem çözme stratejilerini yoğun olarak kullandığı evredir. Kişi stresör ile başa çıkmaya çalışırken, vücutta tüm kaynaklarını stresörü ortadan kaldırmak için seferber eder. Vucüt bu durumda zorlanır. Kişinin çabaları ne kadar uzun sürer ve çabalar problemi çözmek için yetersiz kalırsa kişinin kişisel, fizyolojik ve sosyal kaynaklarıda giderek tükenir. Direnç Evresinde zorlu durumla baş edilememişse kişi kendisini tükenmiş hisseder ve Tükenme Evresine geçilir. Bu evre konu başlığından da anlaşılacağı üzere adeta ‘Çaresizlik’ evresidir de denilebilir. Kişi artık yapacak bir şeyinin olmadığını düşünür ve yaşadığı zorluklarla ilgili umutsuzluğa kapılır. Ve problem karşısında pes eder. Tüm bunlar beraberinde sosyal ilişkilerde çekinme, önceden yapılan etkinliklerden zevk almama, uykuya dalmada güçlük çekme, sürekli kaygı halinde olma vb. birçok olumsuz septomları getirir. Yaşanan bu olumsuzluklar sonucunda duygusal ve davranışsal bozukluklar meydana gelebilir. Prognoz kötü bir hal alırken kişi kendisini köşeye sıkışmış hisseder ve hayatı kendisine adeta zindan eder.

Yaşanan bu zorlu durumdan ve çaresizlik hissiden kurtulmak elbette mümkündür. Aldığımız psikolojik ve sosyal destek ile birlikte bu sorunları ortadan kaldırabiliriz. Psikolojik destek alarak problem çözme stratejilerimizin neden çözüm getirmediğini inceleyebilir ve yeni çözüm yolları geliştirebiliriz. Zorlu durumlarda nasıl tepkiler verdiğimizi inceleyerek, işe yarayan, işe yaramayan ve  bizi zora sokan tepkilerin farkına varabiliriz. Geçmişte yaşadığımız sorunlar karşısında geliştirdiğimiz çözüm yollarını inceleyebilir işe yarayan yolları şimdiki zamana genelleyebiliriz. Kendimiz ile ilgili birçok özelliğin farkına varıp, çaresizlik hissinden çıkarak problemleri çözme yolunda emin adımlar atabiliriz. Problemin çözümü için uyguladığımız  stratejileri gelecektede kullanabilir ve çevremizdeki insanlara yardımcı olabiliriz. Tabi ki bu süreç içinde çevremizden  alacağımız destek çok önemli bi etken olmakla birlikte  problemi çözme çabamızda bize yardımcı olacaktır. Aldığımız sosyal ve psikolojik destek ile birlikte bu sorunlar karşında yalnız olmadığımızı hissedecek ve umutsuzluğa kapılmayacağız.

Tüm bunların yanında aldığımız psikolojik ve sosyal destek ile birlikte çaresizlik hissini deneyimlemeye devam ediyor olabiliriz. Elimizden hiçbir şey gelmiyor olabilir. Geliştirdiğimiz çözüm yolları problemi çözmeye yetersiz kalabilir. Bu durumda kendi çaresizliğimizi kabullenmek ve bu sürecin kendi benliğimize neler kattığını fark etmek çaresizlik duygusunu daha rahat yaşayabilmemize ve çaresizliğe tahammül edebilmemize yardımcı olabilir.

                                                                                    Psikolog   Sena Nur YILDIRIM

 

KAYNAKÇA

 

 

 

 

BENİ KİMSE ANLAMIYOR

‘ BENİ KİMSE ANLAMIYOR ‘

Anlaşılma ihtiyacı insanın dünyaya ilk gelmesiyle birlikte başlar. Dünya bebek için çok yeni, anlaşılmaz ve kaygı uyandıran bir yerdir. Bir yetişkin tarafından karnının doyurulması, altının temizlenmesi ve uyku düzeninin sağlanması gerekmektedir. Annenin bebeğinin ihtiyaçlarını düzenli bir şekilde karşılaması, sevgi ve şefkat göstermesi bebekte anlaşılma olarak algılanır. Anne ve bebek arasındaki bu güvenli ilişki sayesinde dünya artık bebek için anlaşılmaz ve belirsiz bir yer olmaktan çıkmakta, güvenli bir yer olarak görülmektedir. Bu durum yetişkinlikte de devam eder. Anlaşıldığımız da kendimizi daha rahatlamış ve huzurlu hissederken, anlaşılmadığımızı düşündüğümüzde sıkıntılı ve huzursuz oluruz.

Doğumdan itibaren var olan bu ihtiyacın kimi zaman karşılanmadığı hissedilir. Kimsenin sizi anlamadığından yakındığınız bu durum, karşınızdaki bireyden kaynaklanabileceği gibi kendi iç dünyanızda yaşananlardan da kaynaklanabilir. Böyle bir durumda kendinize dönerek bazı soruları cevaplamanız da fayda vardır.

Gerçekten anlaşılmıyor musunuz? Anlaşılmanın sizin için ne ifade ettiğini düşünmekle başlayabilirsiniz. İnsanların sizin gibi düşünmesi, düşüncelerinize hak vermesi midir anlaşılmak? İnsanların fikirleri sizinkinden farklı olsa da, haksız olsanız da sizi anlayabilirler. Böyle bir durumda mesele anlaşılmak değil, onaylanmamaktır. Bunun dışında, küçük bir eleştiriye tahammül edemeyen ve en ufak reddedilme durumunu bile kabullenemeyen özelliklere sahip insanların diğerlerine göre anlaşılmama konusunda daha fazla yakındıkları görülmektedir. Anlaşılmanın sizin için anlamını düşünürken kişilik özellikleriniz çerçevesinde değerlendirmeniz meseleye geniş bir yelpazeden bakmanızı sağlar.

Anlaşılmak sizin için ne derece önemli? Her insan duygularını, düşüncelerini ve isteklerini paylaştığında karşısındakinin dinlemesini ve ihtiyaçlarına cevap verilmesini ister. Aksi bir durum herkesi belli bir derece etkiler, önemsiz ve değersiz hissettirebilir. Fakat bu depresif duygular günlerce sürüyorsa, anlaşılmamayı çok fazla önemsediğiniz anlamına gelir. Özel olarak ilgilenilmesi gereken bir konu haline gelmiştir ve uzman desteğiyle çözümlenmesi gerekebilir.
Kendinizi doğru ifade edebiliyor musunuz? Bazen söylemek istediklerimizi açık ve net bir şekilde ifade etmememize rağmen anlaşılmadığımızı düşünürüz. Kişiler arası ilişkilerde duyguları ifade ederek sen dili yerine ben dili ile konuşmak, dolaylı ve üstü kapalı konuşmamaya dikkat etmek anlaşılma düzeyimizi etkiler. Örneğin; ‘Çok aceleci ve duyarsızsın. Ben ne zaman konuşmaya başlasam sözümü kesiyorsun’ demek yerine ‘Seninle
konuşurken bir şeyler anlatmaya başlayıp tamamlayamadığımda kendimi çok üzgün hissediyorum’ demek anlaşmazlıkları azaltır. Sosyal çevreniz gerçekten anlayışsız mı? Bazen ne kadar doğru bir iletişim kullansanız da
çevreniz tarafından anlaşılmadığınızı hissetmeye devam edebilirsiniz. Anlaşılmamanın sebebi gerçekten etrafınızdaki insanların anlayışsızlığı olabilir. Çevreniz karşısındakinin yaşadıklarından, hissettiklerinden ve ihtiyaçlarından çok, kendi ihtiyaçlarına önem veren insanlarla çevrili olabilir. Bu durumu fark etmek yeni bir çevre edinmeniz gerektiği anlamına gelir. Unutulmamalıdır ki karşınızdaki kişi kendi iç dünyası, düşünce yapısı ve hissettikleri ölçüde sizi anlayabilir. Ya da anlarsa kendisini değiştirmesi, ihtiyaçlarla veya sorunla yüzleşmesi ve çözüm üretmesi gerekebilir, yani anlamak işine gelmez. Fakat anlaşılmadığını
düşünen kişi anlaşılmamanın sebebi olarak çevresindekileri görüyor olma eğilimindedir. Durumun asıl kaynağının nesnel bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Anlaşılmak su kadar temel bir ihtiyaçtır. Mutlu iletişim ve sağlıklı ilişkilerin temelidir.Anlaşılmak ile ilgili düşüncelerinizi, dirençlerini fark etmeniz ve çözüm yolları aramanız dileğiyle…

Psikolog Kevser Mazı

KAYNAKÇA

Elevli, S. (2012). İçimizdeki Boşluk ve Anlaşılma İhtiyacı. Erişim Adresi
https://www.tavsiyeediyorum.com/makale_8193.htm

Özmen, E. Kimse Beni Anlamıyor / Anlaşılma İsteği. Erişim Adresi https://psikoloji-
psikiyatri.com/erol-ozmen/kimse-beni-anlamiyor-anlasilma-istegi/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİZOFRENİ İLE YAŞAMAK

Şizofreniye ilişkin toplumda yanlış fikirler ve önyargılar çok fazla. Şizofreni tanısı alan bireyler; tehlikeli, saldırgan, ne zaman ne yapacakları belirsiz, konuştukları anlamsız kişiler olarak düşünülür ve toplumdan dışlanarak yalnız bırakılır. Birçok insan şizofreniyi tedavisi olmayan bir hastalık olarak algılayıp hastaların iyileşmeyeceğini düşünür. Oysa şizofreni hastaları iyileşebilir ve fırsat verilirse bu insanlar da yetenekleri doğrultusunda üretkenlik gösterebilir.

Şiddetli bir psikolojik hastalık düşündüğümüzde aklımıza ilk olarak şizofreni gelir. Şizofreni her kültürden, yaşamın her kesiminden gelen insanlarda görülebilir. Şizofreninin neredeyse epilepsi kadar yaygın bir hastalık olduğunu duymak birçok insanı şaşırtır. Herhangi birimizin yaşamında şizofreni olma riski yaklaşık %1’dir. Genellikle genç yaşta başlayan bu bozukluğun belirtileri arasında algılama, düşünme, hareket, benlik duygusunda bozulma ve ilişkilerde aşırı tuhaflık gibi problemler vardır. Hastalık sürecinde alevlenme ve yatışma dönemleri görülür. Alevlenme döneminde gerçeklikten ciddi bir kopuş ve mantık dışı davranış ve düşünceler vardır. Kişi algılama bozukluğuna bağlı olarak bizim duymadığımız sesleri duyduğunu iddia edebilir ve buna göre davranabilir. Ancak alevlenme belirtileri tedavi edildiği durumda bireyin gerçeği değerlendirme yetisinde büyük oranda iyileşme görülür.

Bir hasta yakınının başına gelebilecek en güç durumlardan birisi, hekimler tarafında ciddi bir rahatsızlığının olduğu onaylandığı halde hastalığını kabul etmeyen ve yardımı reddeden bir hastanın olmasıdır. Gerçeği değerlendirme yetisi bozuk ve psikozun tüm belirgin belirtilerini gösteren şizofreni hastalarında içgörünün yokluğu da söz konusudur. Hastalığın kabul edilmesindeki güçlük bazen hastadan çok hasta yakınlarında veya her iki tarafta birlikte görülebilir.

Şizofreni tanısı alan bireyler, başkalarından farklı davrandıkları ve göründükleri için toplum tarafından damgalanıp, dışlanabilirler. Ayrıca düşünce içeriğindeki bozukluk dikkatsizlik, motivasyon azlığı, umutsuzluk, başarısızlık gibi durumlara yol açabilir. Böyle bir durumda birey dışında, hiç kuşkusuz aile fertleri de en yüksek düzeyde etkilenmektedir. Hastalığın sürecini bilmeyen aile hastalarındaki değişimi bazen şaşkınlıkla bazen tedirginlikle bazen de kötü ebeveynlik ve yetiştirme eksikliğine dair endişelere neden olan suçlulukla izleyebilir. Aile fertleri karşılaştıkları ile çaresizlik, güçsüzlük gibi durumlarla ‘’ne yapacağını bilemez ‘’ durumda kalabilir. Bu hastanın klinik gidişatını kötü yönde etkiler.

Bakımın güç ve uzun süreli olduğu bu süreçte ailenin hastaya yönelik bakım yükü de ağırdır. Tüm bunlar aile bireylerinde, hastanın bakım verene bağımlılığıyla birlikte sosyal aktivitede değişim, duygusal problemler, ekonomik güçlükler ve damgalanma korkusuyla kaynaklanan sosyal izolasyon ve aile içi sorunlar gibi durumlara yol açabilir. Hastanın davranışlarının değiştirilmesinin zorluğu ve bakımın mecburi olması ailede ağır bir stres de oluşturabilir. Bu tür problemler aile işlevinin bozulmasına yol açtığı gibi ailenin ruh sağlığını da olumsuz etkileyebilir.

Hastalıkla baş edebilmenin en güçlü ve doğal kaynağı ailedir. Yetişkinleri etkileyen hastalıklar arasında aile içinde en çok problemlere neden olan ve ailede işlev bozukluğuna yol açan hastalıklardan biri şizofrenidir. Hastanın tedavisi sürecinde, ailenin de sağlıklı bir danışmanlık hizmeti alması gereklidir. En başından itibaren aile üyelerinin de bu süreçten nasıl etkilendikleri ve gereksinimleri saptanmalı, birlikte bir çözüm yoluna gidilmelidir. Çünkü aile de tedavi ekibinin bir parçasıdır ve ruhsal ve toplumsal açıdan desteklenmelidir. Aile üyelerini de ayakta tutup umut aşılayacak girişimler, krize müdahale ile başlatılıp aile tedavisi ile sürdürülmelidir. Ancak ruh ve beden sağlığı yerindeki aile üyeleri tedavi işbirliği oluşturup sağaltıma katkıda bulunabilir. Hastalarının tedavisi başlatılan aile üyelerine duygusal destek, şizofreninin klinik özellikleri, nedenleri, gidiş ve sonlanımı ile ilgili hastalık eğitimi, aile örüntülerini kuvvetlendirme, iletişim sorunlarını çözme ve baş etme becerisi kazandırmanın yanı sıra stresle baş etmeyi içeren müdahalelerde bulunulması gerekir.

Tüm bu müdahalelerle birlikte problem çözme becerisi kazanan aile yaşadıkları sorunu daha nesnel ve somut bir şekilde tanımlar. Aile içi iletişim becerilerinin gelişmesiyle birbirlerine karşı daha anlayışlı bir tutum içinde olurlar. Baş etme becerilerini artırma ve stres azaltma teknikleriyle aile, sorunları çözebilme yollarının kapasitesini artırır, böylece sosyal destek ağını genişletme olanağı bulur. Bu türden müdahalelerin şizofreni tedavisine katkıları ve hastalığın süreci üzerindeki olumlu etkileri kanıtlanmıştır. Şu unutulmamalı ki insanlar birbirlerinin şizofreni olmasına neden olmayacakları gibi hastalık da kimsenin suçu değildir.

Buse ÖZCAN

TERAPİYE GİTMEYİ ENGELLEYEN İÇSEL DİNAMİKLER VE YÜZLEŞMEMEK İÇİN KULLANILAN SAVUNMA MEKANİZMALARI

Toplum olarak doktora gitme konusunda istekli olduğumuz söylenemez. ‘Zamanla geçer, biraz daha bekleyeyim geçmez ise giderim, ya kötü bir şey duyarsam.’ gibi düşünceler ile doktora gitmeyi engelleriz. Bu durum psikoterapi için de geçerli olabilmektedir. Hatta ruhsal zorlukları, fizyolojik zorluklara göre daha az önemsemekteyiz.

Terapiye gitmeyi engelleyen yanlış inançlar insan zihninde yer alabilmektedir. Bu inançlar kişinin kendi mental yolculuğuna çıkmasına engelleyici olmaktadırlar. Terapiye gidersem ‘deli damgası alırım, terapide anlaşılmam, verdiğim bilgiler gizli kalır mı?, verdiğim ücret aldığım hizmete karşılık gelir mi?’ gibi endişeler terapiye gitmede engelleyici olabilir. Terapide ki maddi karşılık aldığımız hizmeti değerli kılar. Nasıl ki ücretsiz verilen bir nesnenin bizde ki karşılığı, maddi değer vererek aldığımız bir nesne kadar değerli değilse, psikoterapi için ödenen maddi karşılık psikoterapiye daha fazla değer vermemizi ve işbirliği halinde olmamızı sağlar. Psikoterapi’de ki yanlış inançları değiştirebilmek için psikoterapiyi doğru tanımlamak gereklidir. Psikoterapi, gerekli eğitimleri almış bir uzman eşliğinde duygularınızı, düşüncelerinizi, kendiniz ve başkalarıyla ilgili inançlarınızı, kişisel yaşantınızı güvenli bir biçimde fark etme ve keşfetme sürecidir. Psikoterapi size, yaşadığınız zorluklar ve sıkıntılar ile ilgili içgörü kazandırmayı, düşünce ve davranışlarınızda değişiklikler meydana getirmek için motivasyon kazandırmayı amaçlar.

Terapide kendimiz, duygularımız, ve inançlarımız ile yüzleşmemek için savunma mekanizmalarımız devreye girebilir. Bu savunma mekanizmaları terapiye katılmada engelleyici bir role sahip olabilirler. Savunma mekanizmaları  egonun üzerindeki baskı ile başa çıkabilmek için oluşturulmuş düşünce, tutum ve davranışlardır. Örneğin kişi öfke kontrol sorunu yaşıyor ve çevresi tarafından yardım alması isteniyor, fakat kişi öfke kontrol sorunu olmadığına inanarak terapiye gelmeyi reddediyorsa bu kişi İnkar savunma mekanizmasını kullanıyor olabilir. Bir başka savunma mekanizması örneğinde ise kişi terapide vereceği bilgilerin başkalarıyla paylaşılacağını düşünerek terapiye gitmeyi güvensiz bulabilir. Bu durumda ise Akla Uygunlaştırma (Rationalization) savunma mekanizması gelişmiş olabilir. Son bir örnek verilecek  olursa, kişi psikoterapiye gelmeyi çocukları için karşılayacağı ihtiyaçları, kendi ihtiyaçları için kullanmayı uygun görmemesi nedeniyle reddediyor ise bu kişi Ahlaksallaştırma savunma mekanizmasını kullanıyor olabilir. Bu mekanizmalar ile kendimize yapacağımız yolculuğu ne kadar ertelersek o kadar kendimize yabancı kalmış olacağız. Çok geç olmadan kendiniz ile ilgili farkındalığınızı arttırmak ve yaşadığınız sıkıntı ve zorluklara içgörü geliştirmeniz dileğiyle…

 

KAYNAKÇA

bağlanma stili

Bağlanma Stilinin İlişkilerimiz Üzerindeki Etkisi

Kendinize göre mutlu bir ilişki yaşamıyorsanız, yaşamınız boyunca doğru ilişkiyi bir türlü bulamamışsanız …

RASYONEL TERAPİ NEDİR?

Albert Ellis felsefesinden etkilenen bir terapi modeli olan “Rasyonel Terapi “yaşamdaki güçlükleri önlemek ,inanç …

ÇOCUKTA UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

Davranış, bireyin dışarıdaki insanlar tarafından doğrudan doğruya gözlemlenebilecek eylemleridir. Uyum ise bireyin …