Blog

OKUL ÖNCESİ ÇOCUKTA PSİKOLOJİK GELİŞİM

Sağlıklı çocuklar için beklenmekte olan bir takım fiziksel ve motor gelişim süreçleri vardır. Okul öncesi psikolojik ve sosyal gelişim açısından “kritiktir.” (Bierman,1987).Bunun yanında çok sıklıkla göz ardı edilebilecek olan ruhsal gelişimin de bu süreçte önemi büyüktür. Psikolojik ve sosyal gelişimin birbirine oldukça bağlı olduğu düşünülürken, çocuğun gelişimindeki psikolojik etkenler üzerinde biyolojik olgunlaşma ve çevre faktörleri de aynı oranda etkilidir.

Bebeklikten 6 yaşa kadar süre gelen temel gelişim sürecinde esas konu çocuğun insiyatif elde etme çabasıdır. Bu sebeple de çocuk ve aile arasında  yaşanan temel çatışma konusu genellikle çocuğun “evi yönetme ve hükmetmesi” şeklinde gözlemlenmektedir. Okul öncesi dönemde ben merkezci düşünce temel olurken ; çocuğun dikkat ve odağı ebeveyn üzerindedir. Okul öncesi dönem, çocuğun gelişiminde  hızlı değişikliklerin olduğu bir dönemdir. Bilişsel ve sosyal becerilerin temeli bu dönemde atılır. Çocuğun dil becerilerinde, dikkat, bellek ve kendini kontrol alanlarında da önemli ilerlemeler görülmektedir.

 

Uzmanlar tarafından” altın değerindeki yıllar”, olarak değerlendirilen okul öncesi dönem  anne-babalar için bazen çok eğlenceli ve sürprizli, bazen adeta ergenlik dönemini yansıtan  çatışmaların sıklıkla yaşandığı, zorlayıcı bir dönem şeklinde yaşanabilmektedir. Yoğun bağımsızlık arzusu bu dönemde oldukça sık gözlemlenmektedir. Gerçekten izin vererek bağımsızlığı gözetmek ve güvenliğini etkileyebilecek durumlara karşın sınır koymak gelişim

 desteği açısından gereklidir. Yoğun bir günün ardından ona sarılmak istediğinizde oyunundan kopmak ya da kendi dünyasından çıkabilmek onun için kolay olmamaktadır. Kimi durumlarda bazı şeyler konusunda çocuklar kendilerini sorumlu hissedebilirler. Bu ben  merkezci düşünce yapısından kaynaklıdır. Örneğin: Anne babam benim yüzümden mi tartıştı vb.

Çocuklar okul öncesi dönemde duygularının esiri olurlar ve herhangi bir konuda sabırsız davranırlar, farklı duyguları ayırt edebilseler de, bu duygular üzerinde kontrolleri oldukça azdır. İsteklerini erteleme, dürtü kontrolü gelişmemiştir; bir şeyi istiyorsa o hemen olmalıdır, yoksa gözü bazen gerçekten hiç bir şeyi görmemektedir. Duygular bu dönemde genellikle ,söze değil aksiyona dökülür. (vurma, ısırma, atma). 4 yaşta ve sonrasında  gelişen beyin aktiviteleri sayesinde sözel ifade, oto kontrol becerileri oturmaya başlar, çocuk duygusal patlamalarla bunların sonucunda gelişebilecek negatif olaylar  arasında ilişki ve empati kurmaya başlar .

YAŞ GRUPLARI VE GENEL ÖZELLİKLERİ:

4 YAŞ:

Çocuğun kavrama gücü gelişmiştir. Karşı gelme ve kaba üslub bu döneme hakim olurken, oyunlarda sıklıkla kavga,tekme atma,tükürme yüksek sesle ağlama,gülme dönemin başlıca özellikleridir.

5 YAŞ:

Kendine yeten ,sosyal ve uyumlu hale gelen çocuk huysuzluk dönemini geride bırakmıştır.İnsan ilişkilerinin güçlenmesiyle görünümü farklılaşmıştır.Dil becerisi oldukça güçlüdür.Annesi onun için dünyanın merkezidir.Uzun cümleler kurar ,çok konuşur.Bu dönem genelde yorgunluğun hırçınlığa dönüştüğü ve sevilip sevilmediğine dair çocuğun sorgulamaya girdiği bir dönemdir.

 

6 YAŞ:

Tembel ve kararsızdır.Bu dönemde bireysel oyunlar grup oyunlarına dönmeye başlamıştır. Hareketlilik artarken ,başarı ve başarısızlık duyguları arasında gidip gelmeler sıklıkla yaşanmaktadır. Sorumluluklar artar, dikkat süresi uzar ,en iyi olmak çocuk için çok önemlidir.

KAYNAKÇA:

Ekip Norma Razon Makale

Keskin, Bengi (Psi danışmanlık Merkezi)  Makale

ÇOCUK EĞİTİMİNDE İLETİŞİM VE TUTUMLARIN ÖNEMİ

Her çocuk ayrı bir dünyadır. Çocuk yetiştirmek ise  en kutsal, en büyük, en zor ve hayat boyu devam ettirilmesi gereken en önemli görevlerden biridir.Gelecek açısından ele alındığında bu konunun önemi her geçen gün daha da ön plana çıkmaktadır. Daha çocuk dünyaya gelmeden anne babaların kafasında bir çok soru işareti oluşmaktadır. Kız mı erkek mi olacak ? Sağlıklı doğup büyüyecek mi ? Ailemizde ve günlük hayatımızda  nasıl bir değişiklik olacak ? İleride nasıl bir insan olacak ? okul başarısı iyi olacak mı ? Nasıl bir meslek sahibi olacak ? Hayatta başarılı olacak mı ? ve buna benzer yüzlerce soru ile doğacak çocuklarını  beklemeye koyulurlar .

Çocuk dünyaya geldikten sonra oluşan çocuk yetiştirme sürecini sağlıklı yaşamak adına yapılması gereken ; Çocuğun özerk olma ihtiyacını dikkate almak ve desteklemek, diğer taraftan da yakın bir ilişki kurmak gerekir. Destekleyici tutumu benimseyen aile çocuklarına iyi model olan ailedir.

  ÇOCUĞA AYRILAN VAKİT

 Her anne baba çocuklarının gelişimi ve onların ruhsal yönleri ile çok ilgilendiklerini söyler ancak  kendi kendilerine oturup ”çocuğuma bu gün ne kadar vakit ayırdım ?” diye sorduklarında, kendilerini tatmin eden cevabı çok azı alır. Amerikalı bir Profesör’ün araştırması kapsamında yapılan istatistiklerde bir babanın çocuğunu günlük görme süresi 7 saniye  olarak bulunmuş ! Peki bu durum hangi sonuçları doğurmaktadır sorularının yanıtını ararken anne babaların çocuklarının ruhsal yönü ve gelişimini de  dikkate alması gerekmektedir.Bu süreçte iletişim biçimi ve tutumların da önemi yadsınamaz.

İLETİŞİM MODELLERİ:

SEN DİLİ: Köşeye sıkıştırma ve alt etme duygusu hakimdir.

BEN DİLİ :Seni anlamaya ve yardımcı olmaya çalışıyorum mesajı vardır.

BEN DİLİ İLE KENDİMİZİ İFADE ETTİĞİMİZDE ÇOCUKLARIMIZIN    GELİŞİMİNE NE ŞEKİLDE DESTEK VERMİŞ OLACAĞIZ?

Ben dili davranışı değiştirmeye yöneltir;davranış değiştirme sorumluluğu yüklediği için sorumluluk almasını öğrenmesine yardımcı olur,İlişkileri güçlendirir.Yakınlık sevgi saygı birliktelik yaşanmasını sağlar.Ben iletileri dürüsttür.Rahatlatır.Kızgınlık öfke birikimini önler.Duyguların açıklanmasını, ifade edilmesini ve empati kurulmasını sağlamaktadır.

BEN DİLİNİ KULLANIRKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR

Çocuk davranışın neden kabul edilmediğini ve yarattığı duyguyu anlayamaz. Ben dili mesajları çocuğa tam iletilmelidir. Anne-babalar ben dili mesajlarında çocuklarına, o an hissettikleri birincil duyguyu dile getirmelidirler. Örneğin, kalabalık bir yerde çocuğunun kaybeden annenin birincil duygusu endişedir. Ancak çocuğunu bulunca ikincil duygu olan kızgınlık ortaya çıkar. Bu nedenle annenin ben dili mesajı ‘’Seni göremeyince korktum’’ gibi duygu içerikli olmalıdır. Ben dili mesajlarında duygular çocuğun anlayabileceği şekilde açık ve net olmalıdır ve anne-babanın gerçek duygularını yansıtmalıdır. Duygular eksik ya da abartılı ifade edilmemelidir. Örneğin, çocuğun sabah kalktığında eşyalarını düzenlememesi anneyi sinirlendiriyor ise anne, ‘’Sinirleniyorum’’ demeli aynı davranışı bir daha tekrarlamasın diye ’’Çok kızgınım’’ dememelidir. Ben dili mesajları sadece olumsuz duyguları belirtmek için değil, olumlu duyguları belirtmek için de  sıklıklakullanılmalıdır.

İLETİŞİM TÜRLERİ

  “Neredesin bakayım bu saatlere kadar”(yargılayıcı)

“Geç saate kadar gelmemen beni kaygılandırdı(ben dili-duyguları dile getiren)

“Seni anlamak mümkün değil bunu nasıl yaparsın.”(yargılayıcı)

“Bunu yapmış olman beni kaygılandırdı.”(bendili-duyguları dile getiren)

“Neden yine ceketin yerlerde”?( “Daha Önce ceket hakkında konuşmuştuk onu yine yerde görünce üzüldüm.”ben dili duyguları dile getiren)

İletişim engellerinden uzak durduğunuzda, çocuğunuzla aranızda güvenli ve sağlıklı bir iletişim temeli atmış olursunuz.

ÇOCUĞUMUZU DİNLERKEN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

 Bedenen dinler duruma geçmek, size doğru oturtmak, sizinle aynı hizaya gelmek,Gözlerinin içine bakmak , tavrımız, bakışlarımız, ses tonumuz, konuşma hızımız ve yüz ifademiz çok önemlidir.

  İLETİŞİM ENGELLERİ NELERDİR?

Emir verme, yönetme,yargılamak, eleştirmek,soru sormak,öğüt vermek, Çözüm getirmek, yönlendirmek,teselli etmek, sakinleştirmek,alay etmek, lakap takmak, konuyu değiştirmek iletişim engelleri olarak ifade edilen temel ilişki hatalarıdır.

İLETİŞİMDE BASİT KAPI ARALAYICILAR NELERDİR?

Daha çok konuşmaya davettir. Çocuğu konuşmaya davet eder:

Anlıyorum, oh, hımmm, öyle mi, konuşmaya davet ederken, ‘Bu konuda konuşmak istermisin,   bunu tartışalım, anlatacaklarını dinlemek istiyorum, bu konuda bir şeyler   söyleyecek gibisin’ gibi kapı aralayıcı mesajlar kullanılmalıdır. Bu çocuğu cesaretlendirecektir.

EBEVEYN TUTUMLARI KAÇ TİPTİR?

Aşırı Koruyucu Tutum:

Bu ailelerde anne-babalar çocuğa gereğinden fazla  özen gösterip onu denetim altında tutarlar.

Aşırı Baskıcı-Otoriter Tutum:

Otoriter tutumda çocukların kişilik özellikleri,  ilgi ve gereksinimleri dikkate alınmamaktadır. Çocuğun istekleri bastırmaya  çalışılır. Katı bir disiplin anlayışı vardır.Çocuğa açıklanmada kurallar konulur ve bu kurallara kesinlikle uyması istenir, bu konuda anne-baba asla tartışma kabul etmez.

Aşırı hoşgörülü –Tavizkar tutum:

Denetimin düşük, tepkiselliğin yüksek olduğu bir tutumdur. Saldırgan tutumlar dahil çocuğun her tür davranışları hoşgörü ile karşılanır. Davranışlara sınır çekilmez ve yaptırım uygulanmaz.

Olumlu Aile Tutumu, Destekleyici Tutum:
Bu tutuma sahip anne babalar, çocuklarını herhangi bir karşılık beklemeden içten ve derinden bir duyguyla severler. Çocuklarının davranışlarını ilgi ve anlayışla izleyip , kendi ayakları üzerinde durabilecek şekilde yetiştirirler.

Sonuç olarak Aşırı kural koymak da, fazlasıyla kuralsız olmak da çocuğa zarar verir. Çocuk için evde düzenli ve belirli kuralların olduğu bir ortam yeterlidir. Mükemmel anne-baba mükemmel çocuk yetiştiremez, Mutlu anne-baba mutlu çocuk yetiştirir.

KAYNAKÇA

İletişim Çatışmaları ve Empati ( Sistem Yayıncılık ) –Dökmen Üstün Prof. Dr.

Anne-baba ve Çocuklarla İletişim ( Makale ) – DrAkşit . Sadık  Ege  Üniv. Tıp Fak. Pediatri Ana Bilim Dalı

 

 

      

 

 

 

 

 

OTİZMİN NEDENLERİ VE ERKEN BELİRTİLERİ

Otizm ilk kez 1943’te Amerikalı çocuk psikiyatristi olan Leo Kanner’in “Erken çocukluk otizmi” tanımıyla ifade edilmiştir.

Kanner’a göre:

*Bu çocuklar ifadelerinde ters zamirler kullanırlar.

*İfadelerinde ben yerine sen kullanırlar

*iyi bellekleri vardır.

*Stereotip hareketleri bulunur.

*Aynılığı korumaya dair istekleri yoğundur.

*İnsan ilişkilerinde zorlanırlar.

Asperger’e göre otizm 1944 yılında doğum ya da sonrasındaki ilk 30 ay içerisinde görülen davranışsal bir sendrom olarak tanımlanmaktadır.

Mildrek Creak’in öncülük ettiği kurul otizme dair belirtileri “Dokuz nokta” nitelendirmesi olan bir teşhisle belirtmişlerdir:

*Birey kendi kimliğinin farkında değildir.

*Nesnelere bağımlılık geliştirir.

*Nesneleri amaç dışı kullanamamaktadır.

DSM-III(Diagnostic and statistical Manual of mental disorders) tanı kriterlerini şu şekilde açıklamıştır:

*Diğer insanların farkında olmama

*Dil gelişiminin tüm alanlarında belirgin gecikme

*Kendine dair iletişim şekli

*Sosyal etkileşimde yetersizlik

*Arkadaşlık ilişkilerinde sıkıntı

*Karşılıklı diyalog kuramama

Kapsamlı araştırmalar bulguların otizmin erkeklerdeki yaygınlığını ortaya koymaktadır.

 

NEDENLERİ:

Otizm’in Psikojenik,Davranışsal,Organik ve Kavramsal nedenleri tanımlanmıştır.

Bazı teorisyenlerin otizm’in anne-çocuk ilişkisinde soğuk ve reddedici” tanımı ve geri çekilme davranışı şeklinde ortaya çıkmaktadır.(Bettleheim,1967).Davranışsal teori otizmin ödül-ceza ile pekiştirilmiş davranış grubu olduğunu ifade etmektedir.Bu görüş otizm’in çocuğun içinde bulunduğu ortamda çevreyle ilişki kurma ,öğrenmiş olduğu” atipik ve özel davranışlar “olarak tanımlanmıştır. Son 10 yıldır otizm’in biyolojik kaynağının kesinlik kazandığı bilinmektedir.Özellikle Cerebellum (beyincik) ile ilgili bir bozukluk üzerinde durulmuştur.Hamileliğin ilk 3 ayında olumsuz etkileri olan olaylar çocuğun gelişimini etkilemektedir.Otistik çocukların ailesinde konuşma-dilde gecikme risk faktörlerini etkilemektedir.

Frith teorisine göre ise otistik bireylerdeki temel problemin “doğuştan kavramaya dair eksiklik”olduğu düşünülmektedir.Otistik çocukların iç ve dış dünyada gelişen olaylar arasında ilişki kurabilme ve tahmin etme yeteneklerinin olmayışı,bu durumun da otistik bireylerin diğer insanları bu anlamda algılama noktasında yetersiz kaldıklarını göstermiştir.

KAYNAKÇA:Abidoğlu,Ülkü ,Darıca,Nilüfer,Gümüşçü,Şebnem “Otizm ve Otistik Çocuklar” Özgür yayınları İstanbul.

Oyun Terapisi Nedir?

OYUN TERAPİSİ NEDİR?

 

Oyun terapisi; 2-11 yaş arasındaki çocuklar üzerinde 1900 ‘lü yıllardan bu yana kullanılan, çocukların kendini ifade etmelerine imkan tanıyan bir terapi modelidir.Oyun terapisi bilişsel ve sosyal gelişime katkı sağlar. Terapist çocuğun dünyasına inerek onun dilinden konuşur . Çocuklar duygularını yetişkinler gibi ifade edemediğinden , oyun çocuğun iç dünyasını dışa vurmanın en kolay yoludur.

TERAPİ SÜRECİ NASIL İLERLER?

Oyun terapisine gelen çocuğa, bu sorunları ortaya çıkarabileceği oyuncaklar sunulur. Eğitimli ve alanında uzman bir terapist güvenli bir ortamda çocuğun oyunlarını ve oyun içeriklerini gözlemler. Terapist eğer çocuk isterse onun oyunlarına eşlik eder ve çocuk terapistin desteğiyle tüm bu zorlu yaşam deneyimlerini yeniden yaşar ve kendini yapılandırma fırsatı bulur.

 

 

OYUN TERAPİSİ HANGİ PROBLEMLERDE  UYGULANIR?

İletişim sorunları,dikkat eksikliği,uyku yemek tuvalet sorunları, travma, bağlanma problemleri, davranış sorunları vb süreçlerde çocuğa ruhsal destek amaçlı kullanılmaktadır.

                                                          Uzm.Klinik Psikolog

                                                             Kübra Eriş

Çaresizim

ÇARESİZİM

 

Yaşamımız boyunca birçok zorlu durumlar ile karşılaşabiliriz. Bu zorlu durumların üstesinden gelebilmemiz veya gelemememiz bu durumlara verdiğimiz anlamlarla ve problem çözme stratejilerimiz ile yakından ilişkilidir. Kişi stresli bir durumla karşılatığında vucüdumuz kendisini savaş veya kaç durumuna hazırlar. Kalp atışı hızlanır, kaslarımız gerilir, sindirim sistemimiz yavaşlar, solunum sıklığı artar ve birçok fizyolojik değişiklikler meydana gelir. Bu evreye Alarm Evresi adı verilir. Bu evrede vucüt kendisini stresör ile başa çıkması için hazırlar. Eğer stres azalmaz ise diğer bir evre olan Direnç Evresine geçilir. Bu evre kişinin problem çözme stratejilerini yoğun olarak kullandığı evredir. Kişi stresör ile başa çıkmaya çalışırken, vücutta tüm kaynaklarını stresörü ortadan kaldırmak için seferber eder. Vucüt bu durumda zorlanır. Kişinin çabaları ne kadar uzun sürer ve çabalar problemi çözmek için yetersiz kalırsa kişinin kişisel, fizyolojik ve sosyal kaynaklarıda giderek tükenir. Direnç Evresinde zorlu durumla baş edilememişse kişi kendisini tükenmiş hisseder ve Tükenme Evresine geçilir. Bu evre konu başlığından da anlaşılacağı üzere adeta ‘Çaresizlik’ evresidir de denilebilir. Kişi artık yapacak bir şeyinin olmadığını düşünür ve yaşadığı zorluklarla ilgili umutsuzluğa kapılır. Ve problem karşısında pes eder. Tüm bunlar beraberinde sosyal ilişkilerde çekinme, önceden yapılan etkinliklerden zevk almama, uykuya dalmada güçlük çekme, sürekli kaygı halinde olma vb. birçok olumsuz septomları getirir. Yaşanan bu olumsuzluklar sonucunda duygusal ve davranışsal bozukluklar meydana gelebilir. Prognoz kötü bir hal alırken kişi kendisini köşeye sıkışmış hisseder ve hayatı kendisine adeta zindan eder.

Yaşanan bu zorlu durumdan ve çaresizlik hissiden kurtulmak elbette mümkündür. Aldığımız psikolojik ve sosyal destek ile birlikte bu sorunları ortadan kaldırabiliriz. Psikolojik destek alarak problem çözme stratejilerimizin neden çözüm getirmediğini inceleyebilir ve yeni çözüm yolları geliştirebiliriz. Zorlu durumlarda nasıl tepkiler verdiğimizi inceleyerek, işe yarayan, işe yaramayan ve  bizi zora sokan tepkilerin farkına varabiliriz. Geçmişte yaşadığımız sorunlar karşısında geliştirdiğimiz çözüm yollarını inceleyebilir işe yarayan yolları şimdiki zamana genelleyebiliriz. Kendimiz ile ilgili birçok özelliğin farkına varıp, çaresizlik hissinden çıkarak problemleri çözme yolunda emin adımlar atabiliriz. Problemin çözümü için uyguladığımız  stratejileri gelecektede kullanabilir ve çevremizdeki insanlara yardımcı olabiliriz. Tabi ki bu süreç içinde çevremizden  alacağımız destek çok önemli bi etken olmakla birlikte  problemi çözme çabamızda bize yardımcı olacaktır. Aldığımız sosyal ve psikolojik destek ile birlikte bu sorunlar karşında yalnız olmadığımızı hissedecek ve umutsuzluğa kapılmayacağız.

Tüm bunların yanında aldığımız psikolojik ve sosyal destek ile birlikte çaresizlik hissini deneyimlemeye devam ediyor olabiliriz. Elimizden hiçbir şey gelmiyor olabilir. Geliştirdiğimiz çözüm yolları problemi çözmeye yetersiz kalabilir. Bu durumda kendi çaresizliğimizi kabullenmek ve bu sürecin kendi benliğimize neler kattığını fark etmek çaresizlik duygusunu daha rahat yaşayabilmemize ve çaresizliğe tahammül edebilmemize yardımcı olabilir.

                                                                                    Psikolog   Sena Nur YILDIRIM

 

KAYNAKÇA

 

 

 

 

BENİ KİMSE ANLAMIYOR

‘ BENİ KİMSE ANLAMIYOR ‘

Anlaşılma ihtiyacı insanın dünyaya ilk gelmesiyle birlikte başlar. Dünya bebek için çok yeni, anlaşılmaz ve kaygı uyandıran bir yerdir. Bir yetişkin tarafından karnının doyurulması, altının temizlenmesi ve uyku düzeninin sağlanması gerekmektedir. Annenin bebeğinin ihtiyaçlarını düzenli bir şekilde karşılaması, sevgi ve şefkat göstermesi bebekte anlaşılma olarak algılanır. Anne ve bebek arasındaki bu güvenli ilişki sayesinde dünya artık bebek için anlaşılmaz ve belirsiz bir yer olmaktan çıkmakta, güvenli bir yer olarak görülmektedir. Bu durum yetişkinlikte de devam eder. Anlaşıldığımız da kendimizi daha rahatlamış ve huzurlu hissederken, anlaşılmadığımızı düşündüğümüzde sıkıntılı ve huzursuz oluruz.

Doğumdan itibaren var olan bu ihtiyacın kimi zaman karşılanmadığı hissedilir. Kimsenin sizi anlamadığından yakındığınız bu durum, karşınızdaki bireyden kaynaklanabileceği gibi kendi iç dünyanızda yaşananlardan da kaynaklanabilir. Böyle bir durumda kendinize dönerek bazı soruları cevaplamanız da fayda vardır.

Gerçekten anlaşılmıyor musunuz? Anlaşılmanın sizin için ne ifade ettiğini düşünmekle başlayabilirsiniz. İnsanların sizin gibi düşünmesi, düşüncelerinize hak vermesi midir anlaşılmak? İnsanların fikirleri sizinkinden farklı olsa da, haksız olsanız da sizi anlayabilirler. Böyle bir durumda mesele anlaşılmak değil, onaylanmamaktır. Bunun dışında, küçük bir eleştiriye tahammül edemeyen ve en ufak reddedilme durumunu bile kabullenemeyen özelliklere sahip insanların diğerlerine göre anlaşılmama konusunda daha fazla yakındıkları görülmektedir. Anlaşılmanın sizin için anlamını düşünürken kişilik özellikleriniz çerçevesinde değerlendirmeniz meseleye geniş bir yelpazeden bakmanızı sağlar.

Anlaşılmak sizin için ne derece önemli? Her insan duygularını, düşüncelerini ve isteklerini paylaştığında karşısındakinin dinlemesini ve ihtiyaçlarına cevap verilmesini ister. Aksi bir durum herkesi belli bir derece etkiler, önemsiz ve değersiz hissettirebilir. Fakat bu depresif duygular günlerce sürüyorsa, anlaşılmamayı çok fazla önemsediğiniz anlamına gelir. Özel olarak ilgilenilmesi gereken bir konu haline gelmiştir ve uzman desteğiyle çözümlenmesi gerekebilir.
Kendinizi doğru ifade edebiliyor musunuz? Bazen söylemek istediklerimizi açık ve net bir şekilde ifade etmememize rağmen anlaşılmadığımızı düşünürüz. Kişiler arası ilişkilerde duyguları ifade ederek sen dili yerine ben dili ile konuşmak, dolaylı ve üstü kapalı konuşmamaya dikkat etmek anlaşılma düzeyimizi etkiler. Örneğin; ‘Çok aceleci ve duyarsızsın. Ben ne zaman konuşmaya başlasam sözümü kesiyorsun’ demek yerine ‘Seninle
konuşurken bir şeyler anlatmaya başlayıp tamamlayamadığımda kendimi çok üzgün hissediyorum’ demek anlaşmazlıkları azaltır. Sosyal çevreniz gerçekten anlayışsız mı? Bazen ne kadar doğru bir iletişim kullansanız da
çevreniz tarafından anlaşılmadığınızı hissetmeye devam edebilirsiniz. Anlaşılmamanın sebebi gerçekten etrafınızdaki insanların anlayışsızlığı olabilir. Çevreniz karşısındakinin yaşadıklarından, hissettiklerinden ve ihtiyaçlarından çok, kendi ihtiyaçlarına önem veren insanlarla çevrili olabilir. Bu durumu fark etmek yeni bir çevre edinmeniz gerektiği anlamına gelir. Unutulmamalıdır ki karşınızdaki kişi kendi iç dünyası, düşünce yapısı ve hissettikleri ölçüde sizi anlayabilir. Ya da anlarsa kendisini değiştirmesi, ihtiyaçlarla veya sorunla yüzleşmesi ve çözüm üretmesi gerekebilir, yani anlamak işine gelmez. Fakat anlaşılmadığını
düşünen kişi anlaşılmamanın sebebi olarak çevresindekileri görüyor olma eğilimindedir. Durumun asıl kaynağının nesnel bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Anlaşılmak su kadar temel bir ihtiyaçtır. Mutlu iletişim ve sağlıklı ilişkilerin temelidir.Anlaşılmak ile ilgili düşüncelerinizi, dirençlerini fark etmeniz ve çözüm yolları aramanız dileğiyle…

Psikolog Kevser Mazı

KAYNAKÇA

Elevli, S. (2012). İçimizdeki Boşluk ve Anlaşılma İhtiyacı. Erişim Adresi
https://www.tavsiyeediyorum.com/makale_8193.htm

Özmen, E. Kimse Beni Anlamıyor / Anlaşılma İsteği. Erişim Adresi https://psikoloji-
psikiyatri.com/erol-ozmen/kimse-beni-anlamiyor-anlasilma-istegi/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dijital Çağda Anne Baba Olabilmek

Sinerji Koleji Öğrenci Velilerine Yönelik Eğitim

Parlak Hayat psikolojik danışmanlık merkezimiz tarafından Başakşehir’de bulunan Sinerji Koleji öğrenci velilerine yönelik İbni Haldun Üniversitesi konferans salonunda Dijital Çağda Anne Baba Olabilmek konulu konferansımız aile ve çift terapisti uzmanımız Fulya Eroğlu tarafından verilmiştir.

ŞİZOFRENİ İLE YAŞAMAK

Şizofreniye ilişkin toplumda yanlış fikirler ve önyargılar çok fazla. Şizofreni tanısı alan bireyler; tehlikeli, saldırgan, ne zaman ne yapacakları belirsiz, konuştukları anlamsız kişiler olarak düşünülür ve toplumdan dışlanarak yalnız bırakılır. Birçok insan şizofreniyi tedavisi olmayan bir hastalık olarak algılayıp hastaların iyileşmeyeceğini düşünür. Oysa şizofreni hastaları iyileşebilir ve fırsat verilirse bu insanlar da yetenekleri doğrultusunda üretkenlik gösterebilir.

Şiddetli bir psikolojik hastalık düşündüğümüzde aklımıza ilk olarak şizofreni gelir. Şizofreni her kültürden, yaşamın her kesiminden gelen insanlarda görülebilir. Şizofreninin neredeyse epilepsi kadar yaygın bir hastalık olduğunu duymak birçok insanı şaşırtır. Herhangi birimizin yaşamında şizofreni olma riski yaklaşık %1’dir. Genellikle genç yaşta başlayan bu bozukluğun belirtileri arasında algılama, düşünme, hareket, benlik duygusunda bozulma ve ilişkilerde aşırı tuhaflık gibi problemler vardır. Hastalık sürecinde alevlenme ve yatışma dönemleri görülür. Alevlenme döneminde gerçeklikten ciddi bir kopuş ve mantık dışı davranış ve düşünceler vardır. Kişi algılama bozukluğuna bağlı olarak bizim duymadığımız sesleri duyduğunu iddia edebilir ve buna göre davranabilir. Ancak alevlenme belirtileri tedavi edildiği durumda bireyin gerçeği değerlendirme yetisinde büyük oranda iyileşme görülür.

Bir hasta yakınının başına gelebilecek en güç durumlardan birisi, hekimler tarafında ciddi bir rahatsızlığının olduğu onaylandığı halde hastalığını kabul etmeyen ve yardımı reddeden bir hastanın olmasıdır. Gerçeği değerlendirme yetisi bozuk ve psikozun tüm belirgin belirtilerini gösteren şizofreni hastalarında içgörünün yokluğu da söz konusudur. Hastalığın kabul edilmesindeki güçlük bazen hastadan çok hasta yakınlarında veya her iki tarafta birlikte görülebilir.

Şizofreni tanısı alan bireyler, başkalarından farklı davrandıkları ve göründükleri için toplum tarafından damgalanıp, dışlanabilirler. Ayrıca düşünce içeriğindeki bozukluk dikkatsizlik, motivasyon azlığı, umutsuzluk, başarısızlık gibi durumlara yol açabilir. Böyle bir durumda birey dışında, hiç kuşkusuz aile fertleri de en yüksek düzeyde etkilenmektedir. Hastalığın sürecini bilmeyen aile hastalarındaki değişimi bazen şaşkınlıkla bazen tedirginlikle bazen de kötü ebeveynlik ve yetiştirme eksikliğine dair endişelere neden olan suçlulukla izleyebilir. Aile fertleri karşılaştıkları ile çaresizlik, güçsüzlük gibi durumlarla ‘’ne yapacağını bilemez ‘’ durumda kalabilir. Bu hastanın klinik gidişatını kötü yönde etkiler.

Bakımın güç ve uzun süreli olduğu bu süreçte ailenin hastaya yönelik bakım yükü de ağırdır. Tüm bunlar aile bireylerinde, hastanın bakım verene bağımlılığıyla birlikte sosyal aktivitede değişim, duygusal problemler, ekonomik güçlükler ve damgalanma korkusuyla kaynaklanan sosyal izolasyon ve aile içi sorunlar gibi durumlara yol açabilir. Hastanın davranışlarının değiştirilmesinin zorluğu ve bakımın mecburi olması ailede ağır bir stres de oluşturabilir. Bu tür problemler aile işlevinin bozulmasına yol açtığı gibi ailenin ruh sağlığını da olumsuz etkileyebilir.

Hastalıkla baş edebilmenin en güçlü ve doğal kaynağı ailedir. Yetişkinleri etkileyen hastalıklar arasında aile içinde en çok problemlere neden olan ve ailede işlev bozukluğuna yol açan hastalıklardan biri şizofrenidir. Hastanın tedavisi sürecinde, ailenin de sağlıklı bir danışmanlık hizmeti alması gereklidir. En başından itibaren aile üyelerinin de bu süreçten nasıl etkilendikleri ve gereksinimleri saptanmalı, birlikte bir çözüm yoluna gidilmelidir. Çünkü aile de tedavi ekibinin bir parçasıdır ve ruhsal ve toplumsal açıdan desteklenmelidir. Aile üyelerini de ayakta tutup umut aşılayacak girişimler, krize müdahale ile başlatılıp aile tedavisi ile sürdürülmelidir. Ancak ruh ve beden sağlığı yerindeki aile üyeleri tedavi işbirliği oluşturup sağaltıma katkıda bulunabilir. Hastalarının tedavisi başlatılan aile üyelerine duygusal destek, şizofreninin klinik özellikleri, nedenleri, gidiş ve sonlanımı ile ilgili hastalık eğitimi, aile örüntülerini kuvvetlendirme, iletişim sorunlarını çözme ve baş etme becerisi kazandırmanın yanı sıra stresle baş etmeyi içeren müdahalelerde bulunulması gerekir.

Tüm bu müdahalelerle birlikte problem çözme becerisi kazanan aile yaşadıkları sorunu daha nesnel ve somut bir şekilde tanımlar. Aile içi iletişim becerilerinin gelişmesiyle birbirlerine karşı daha anlayışlı bir tutum içinde olurlar. Baş etme becerilerini artırma ve stres azaltma teknikleriyle aile, sorunları çözebilme yollarının kapasitesini artırır, böylece sosyal destek ağını genişletme olanağı bulur. Bu türden müdahalelerin şizofreni tedavisine katkıları ve hastalığın süreci üzerindeki olumlu etkileri kanıtlanmıştır. Şu unutulmamalı ki insanlar birbirlerinin şizofreni olmasına neden olmayacakları gibi hastalık da kimsenin suçu değildir.

Buse ÖZCAN

TERAPİYE GİTMEYİ ENGELLEYEN İÇSEL DİNAMİKLER VE YÜZLEŞMEMEK İÇİN KULLANILAN SAVUNMA MEKANİZMALARI

Toplum olarak doktora gitme konusunda istekli olduğumuz söylenemez. ‘Zamanla geçer, biraz daha bekleyeyim geçmez ise giderim, ya kötü bir şey duyarsam.’ gibi düşünceler ile doktora gitmeyi engelleriz. Bu durum psikoterapi için de geçerli olabilmektedir. Hatta ruhsal zorlukları, fizyolojik zorluklara göre daha az önemsemekteyiz.

Terapiye gitmeyi engelleyen yanlış inançlar insan zihninde yer alabilmektedir. Bu inançlar kişinin kendi mental yolculuğuna çıkmasına engelleyici olmaktadırlar. Terapiye gidersem ‘deli damgası alırım, terapide anlaşılmam, verdiğim bilgiler gizli kalır mı?, verdiğim ücret aldığım hizmete karşılık gelir mi?’ gibi endişeler terapiye gitmede engelleyici olabilir. Terapide ki maddi karşılık aldığımız hizmeti değerli kılar. Nasıl ki ücretsiz verilen bir nesnenin bizde ki karşılığı, maddi değer vererek aldığımız bir nesne kadar değerli değilse, psikoterapi için ödenen maddi karşılık psikoterapiye daha fazla değer vermemizi ve işbirliği halinde olmamızı sağlar. Psikoterapi’de ki yanlış inançları değiştirebilmek için psikoterapiyi doğru tanımlamak gereklidir. Psikoterapi, gerekli eğitimleri almış bir uzman eşliğinde duygularınızı, düşüncelerinizi, kendiniz ve başkalarıyla ilgili inançlarınızı, kişisel yaşantınızı güvenli bir biçimde fark etme ve keşfetme sürecidir. Psikoterapi size, yaşadığınız zorluklar ve sıkıntılar ile ilgili içgörü kazandırmayı, düşünce ve davranışlarınızda değişiklikler meydana getirmek için motivasyon kazandırmayı amaçlar.

Terapide kendimiz, duygularımız, ve inançlarımız ile yüzleşmemek için savunma mekanizmalarımız devreye girebilir. Bu savunma mekanizmaları terapiye katılmada engelleyici bir role sahip olabilirler. Savunma mekanizmaları  egonun üzerindeki baskı ile başa çıkabilmek için oluşturulmuş düşünce, tutum ve davranışlardır. Örneğin kişi öfke kontrol sorunu yaşıyor ve çevresi tarafından yardım alması isteniyor, fakat kişi öfke kontrol sorunu olmadığına inanarak terapiye gelmeyi reddediyorsa bu kişi İnkar savunma mekanizmasını kullanıyor olabilir. Bir başka savunma mekanizması örneğinde ise kişi terapide vereceği bilgilerin başkalarıyla paylaşılacağını düşünerek terapiye gitmeyi güvensiz bulabilir. Bu durumda ise Akla Uygunlaştırma (Rationalization) savunma mekanizması gelişmiş olabilir. Son bir örnek verilecek  olursa, kişi psikoterapiye gelmeyi çocukları için karşılayacağı ihtiyaçları, kendi ihtiyaçları için kullanmayı uygun görmemesi nedeniyle reddediyor ise bu kişi Ahlaksallaştırma savunma mekanizmasını kullanıyor olabilir. Bu mekanizmalar ile kendimize yapacağımız yolculuğu ne kadar ertelersek o kadar kendimize yabancı kalmış olacağız. Çok geç olmadan kendiniz ile ilgili farkındalığınızı arttırmak ve yaşadığınız sıkıntı ve zorluklara içgörü geliştirmeniz dileğiyle…

 

KAYNAKÇA

Narsistik Bir Annenin Kızından Mektup

Canım çok yanıyor. Dünden beri durup durup aklıma geldikçe ağlıyorum. Geçmişi düşünüyorum. Herşey yerine oturdukça …

Pandemi Sonrası Ofise Dönüş!

Uzun bir aradan sonra iş yerlerine yavaş yavaş dönüşün yapıldığı bir süreçle güne merhaba diyoruz. Zorlu ve …

Online Terapi/Online Psikolojik Danışmanlık

Online terapi-online psikolojik danışmanlık hizmeti nedir? Online terapi  yüzyüze yapılan bireysel, aile, çift vb  görüşmelerin …