Blog

Narsistik Bir Annenin Kızından Mektup

Canım çok yanıyor. Dünden beri durup durup aklıma geldikçe ağlıyorum. Geçmişi düşünüyorum. Herşey yerine oturdukça daha da bir üzülüyorum. Ama yine fark ediyorum ki en ağrıma giden hep hatalarını kabul etmeyip sürekli başkalarını ve beni suçluyor olman. Kırdığın kalbin sorumluluğunu alamayacak kadar yüreksiz olman. Meğer ben hep kendi yaralarımı kendim sarmak zorunda kalmışım. Oysa ben seni affetmek istiyordum anne. Affetmek için sana kızgınlığımı, kırgınlığımı anlatıyordum. Yaramı gör, kabul et ve sar diye. Üflesen geçerdi anne. Öpsen, sarsan, kalbimi özürünle sıvazlasan o yara geçerdi. 

Çocuktum ve çocuk yüreğimi nasıl tamir edeceğimi bilmiyordum. Esasen tamir nasıl edilir hiç görmemiştim senden. Ne kendimi, ne de başkalarını tamir edebiliyordum. 

Yaralarım hep derinleşti ve apse yaptı anne. Oysa inan ben senden senin benden beklediğin gibi kusursuzluk beklemiyordum. Hatalarınla da sevebilirdim seni. Keşke sen de sevebilseydin kendini. Hataların o kadar ağır geliyordu ki sana bir özürün ile iyileşecek yüreğimdeki tüm acılardan daha baskın gelen kibrini dinledin anne. Sen buna gurur diyordun. Oysa benim gözümde her özür dileyişinle daha da yücelirdin anne.

Haklı olman, iyi olmamın önüne ne çok geçti dimi anne. Sen haklı ol anne. Hep haklı kal. Benim yalnız, kimsesiz hissetmem pahasına da olsa haklı ol anne.

Beni ne çok unuttun, benim yerime her yerde oysa ne çok inisiyatif sahibiydin anne. Ben yoktum ama benim yerime aldığın iyiliğim kisvesi adı altında o kadar çok tercih vardı ki…

Hayatıma yeni bir şeylerin girmesinden çok korktum anne. Onlarda sen gibi olacaklar diye, onlarda özür dilemektense beni suçlayacaklar diye çok korktum. Hep kaçtım. Kendim hariç herkezden kaçtım.

Sonra seni içimden çıkarmak istedim ama yaşamla göbek bağım kesiliyor gibiydi anne. Sensizlik de senin varlığında acı vericiydi. Ama sahibi olmadığım suçluluk duygusu altında da ezilmekten çok yorulmuştum.

Şimdi ise yalnızım. Kendime, içimde senin yetersiz bulduğun o küçük kız çocuğunu bulmaya ve ona sarılmaya çalışıyorum. Ona onun etiketlendiği, suçlandığı ne varsa onların o olmadığını söylemek istiyorum. Ona tüm etiketlerin üstündeki gerçek olmayan ağırlıklarının seni güçlü hissettirmesi için, ne de büyük devasa bir yükle başa çıkmış harika bir annesinleri çevreden duyabilmen için değiştirildikleri gerçeğini, sana öfkelenmek uğruna, güvensiz hissetmek uğruna da olsa söylemek istiyorum.

Ona sevilmeyecek biri olmadığını, senin sevmeyi beceremediğini anlatmak istiyorum. Senin sarmadığın yaraları bugün senin ölümünle artık sadece benim sarmak zorunda olduğumu biliyorum.

Yaralarımı sarıp seni affetmek istiyorum anne… İçime bakışlarım ve öfkem hep bundan… Seni affetmek istiyorum.

Uzm. Klinik ve Endüstriyel Psikolog Sümeyye Arslan

Pandemi Sonrası Ofise Dönüş!

Uzun bir aradan sonra iş yerlerine yavaş yavaş dönüşün yapıldığı bir süreçle güne merhaba diyoruz. Zorlu ve çok korkulu geçirdiğimiz son dönemlerin ardına hastalığın kontrol altında seyrettiği ve buna destek olmak adına evlerimizde beklediğimiz, işlerimizi evlerimizden yürüttüğümüz bu dönemin ardına baharın yenilenerek gelmesi gibi gündemimiz ve iş ortamlarımızda yenilenerek geliyor. İçimizde daha bir umut dolu, daha sakinliği hissederek devam ettiğimiz bu günlerde güzel hislerimizi sürdürmemiz iyi olsa da bu motivasyonumuza gerçeğin yansımaları olarak da devam etmeliyiz. Yani bu döneme erken bir bayram havası ile başlamak değil, olan bu güzel ve daha kontrolde olan sürecin devamlılığı için hijyenimize ve sosyal mesafemize dikkat ederek bu süreci götürmeye dikkat etmeliyiz. Kişisel eşyalarımızda yine şahsi kullanımda ilerlerken maskelerimizi de muhakkak takmalı, ellerimizi 20 saniye yıkayarak hijyenimize devam etmeliyiz. Kaygılarımızın azalması güzel ve yavaş yavaş bu dönem daha iyi bir dönüşümle gelecek. Bu günlere kavuşma sürecini sağlayabilmek için şu anki hayatımızda covitten korunma ritüellerimize dikkat etmeli ve kaygılarımız azalsa da insani ve doğal olan bizi yaşamda tutacak gerçeğe yönelik kaygımızla birikte temizlikteki hassasiyetlerimizi korumamız gerekmektedir. Daha iyi ve daha güzel günler gelecek. Baharın tomurcuklar ve büyük enerjilerle çiçekler açması gibi dönemimizde çiçekler açıyor ve iyi günlerin ilk tomurcuklarını görüyoruz. Çiçekleri ve tomurcukları erken koparmayalım ki meyveye dönüşebilsin. Şuan yaşamımıza meyveleri olgunlaşmış ağaç muamelesi yapmak değil de güzel çiçeklerinin açışı ile o güzelliklere bakıp hayran olmak, daha güzel günlerin geleceğini bu çiçeklerin meyveye dönüşeceği inancını yaşamak, şimdinin mutluluğunu, ümidini yaşarken çiçekleri muhafaza etmek sonunda meyve almamıza yardımcı olacaktır. Hep birlikte sağlıklı ve özgürce sevdiklerimize sarıldığımız günlerde görüşmek dileğiyle…
Uzm. Klinik ve Endüstriyel Psikolog Sümeyye Arslan

Online Terapi/Online Psikolojik Danışmanlık

Online terapi-online psikolojik danışmanlık hizmeti nedir?

Online terapi  yüzyüze yapılan bireysel, aile, çift vb  görüşmelerin çeşitli online ve siber sistemler üzerinden yürütüldüğü bir süreçtir. Bu aşama içerisinde bireyler daha öncesinde yüzyüze terapi almış sonrasında online sisteme geçmişte olabilir ya da yeni bir danışmanlık hizmetini online olarak başlıyor da olabilir. süreç içerisinde telefon, bilgisayar, tablet ve benzeri android ve teknolojik ürünler kullanılır. Terapi yüz yüze olan seanslardaki gibi daha öncesinden randevuaşılarak randevu saati içerisinde görüşmeye başlanır. Yüz yüze olan seanslardaki gibi randevu süreci yine 45-50 dakikadır ve terapiye dair bütün kurallar ve sınırlar online görüşme için de geçerlidir.

Online terapi mi daha iyi yüzyüze mi?

Muhakkak ikisi arasında sürecin kolaylıkları ve zorlukları olacaktır. Yüzyüze olan görüşmeler daha yakın ve müdahale edilebilir olsa da online terapinin de yüzyüze terapiye oranla daha fayda sağlayan bazı durumları da vardır. Örneğin bazı bireyler evden varolan rahatsızlıkları veya psikolojik süreçleri sebebiyle dışarı çıkamamakadır. Ya da sosyolojik, siyasi, sağlık vb bir çok boyutdan kaynaklı dışarıya çıkabilme imkanın olamadığı ancak destek ihtiyacının olduğu durumlarda desteğin sağlanabileceği bir alan oluşur. Bu anlamda da stresin ve çatışmanın en yoğun olduğu dönemde bireye hizmet ayağına kadar gelmiş olur. Ayrıca evde veya ofiste çalışan veya yoğun olan bireyler için de büyük bir zaman tasarrufu ve kolaylık olur. Çünkü bulunduğu yerden seansa herhangi bir yol git geli yapmadan direkt seansa girebilme ve nerede olursa olsun ulaşabilme imkanı bulabilir. Bunlarla birlikte bulunduğu şehirde bir psikoloğun veya güvendiği bir psikoloğun olmadığı bir durumda destek almak istediği psikolog çok uzakta dahi olsa o uzmandan hizmet alabilme imkanı da sunabilir.

Online terapi öncesinde randevu almadan dikkat etmememiz gereken nedir?

Burada önemli olan yüzyüze olan seanslardaki gibi online olan seansları ve terapiyi yapan kişinin bir uzman ve psikolog olması ve alanında yetkin olabilmesidir. Bu durumlar olmadığı müddetce terapinin yüzyüze veya online olması arasında fayda sağlayamama durumu bir fark göstermeyecektir. 

Tüm duygudaşlara mektup

Son zamanlarda hastalık sebebiyle evde durduğumuz en yakınlarımıza dahi sarılamadığımız bu günlere bakınca izolasyonun eve kapanma ile değil, kollarımızı birbirimize kapama süreci olduğunu da gördüm. En yakınımızda olan, yan koltuğumuzdakini özlemek, dokunmanın verdiği tarif edilmez sıcaklığı hissedebilmek ne kadar da kıymetliymiş aslında…
Ancak belki de bu izolasyonun bize kazandırdığı kötü görünümlü güzel farkındalık içimizdeki boşluk duygusunun ve yalnızlığın yüzeye çıkması. Zaten içimizde olan bu his yaşamın koşturmacası içerisinde diğer gürültülerin arasında kaynayıp gitmişti. Ama yok olmamıştı. Müzikler durdu, sesler kısıldı ve o içerdeki sesler olabildiğince yükselmeye başladı. Buna sebebiyet veren izolasyon değil aslında. O sadece varlığını görebilecek kadar ortamı netleştirdi.
Artık netleşen görüntüdeki bu rahatsız eden seslere kulak verip kendiliğimizi tanıma yolculuğuna çıkma ve yara bandı ile kapatılan yaraların tedavi edilmek için yüzleşilmesi gereken zamandayız.
Hayatta her şeyin bir sebebi vardır. Şu anda bu evde oturuyorken tamamlanamayan dışarıda veya iç dünyada ne varsa tamamlama vaktidir. Bir bütün olma ve yenileri alabilmek için eskileri bırakabilmeyi öğrenme vaktidir.
Hayatın içinde işe yaramayan, acı vereni bırakıp, yeniyi alabilme cesaretine kavuşabilmek dileğiyle…
 
Uzm. Klinik ve Endüstriyel Psikolog Sümeyye Arslan 

Anı Yaşamayı Desteklemek İçin Şimdi Ve Burada Egzersizi

Anı Yaşamayı Desteklemek İçin Şimdi Ve Burada Egzersizi

Corona Virüsü (Covid-19) salgınından dolayı evden çalışmak durumundayız veya evde kalmak zorundayız. Evde kaldığımız zaman içerisinde neler yapabileceğimiz ile ilgili Uzman Psikolog Sümeyye ARSLAN’ ın   “Anı Yaşamayı Desteklemek için Şimdi ve Burada Egzersizi” önerilerini videomuzda bulabilirsiniz!

 

Online Terapi için Bize Ulaşın

COVİD-19 BİREY-TOPLUM ÜZERİNE ETKİSİ

Bugünkü yazımızda güncel durumlar ışığında yaşadığımız ya da yaşamıyor olsak da bilgi edinebileceğimiz bir konuya değineceğim. Bunun için de öncelikle bazı psikolojik kavramları açıklamamız yazının anlaşılması adına yararlı olacaktır. 🌿
Carl Jung’un kolektif bilinçdışı kavramını duymuş muydunuz?
Jung, insanın ruhsal davranışlarının oluşumunda yalnızca bireysel bilinçdışı değil kolektif bilinçdışının da önemli bir rolü olduğunu düşünmüştür. Yani insanların sahip olduğu değerler, davranış biçimleri ve eğilimleri kalıtımsal ve evrimsel bir sürece tabiidir. İnsan zihni bu evrimsel süreç içinde biçimlenmekte ve kişinin sahip olduğu bilinçdışı sadece kendi çocukluğundan değil kendi türünden ve tüm insanlık tarihinden izler taşımaktadır. 🌿🌿
Kişisel bilinçdışı, kişinin bilincinde yaşadığı iz bırakan olayların bilinçdışı tezahürü ile oluşurken kolektif bilinçdışının içeriğini bilinçte yaşanan olayların dışında insana ataları vasıtasıyla iletilmiş davranışlar ve eğilimleri içeren gizli imgelerden oluşmaktadır. Ve oluşan bu aktarım zaman içerisinde kişinin tecrübeleri ve yaşantılarıyla yeniden biçimlendirilebilir. 🌿🌿
Şimdi bu bilgiyi güncel davranış örüntüleri ile örneklendirmeye sıra geldi.
Son günlerde dünyayı etkisi altına alan ve ülkemizde de etkilerini yaşadığımız Covid-19 nedeniyle birtakım temizlik, yiyecek ürünlerine dair alışveriş çılgınlıkları malumumuz… Kimimiz bunu gereksiz bulurken kimimiz de market arabalarını çoktan doldurdu bile… Jung’a göre, birbiriyle ilişkisi olmayan toplumlar bile benzer koşullarda aynı tepkileri verebilir.🌿 Bu durumu atalarımızın deneyimlerinin ortak bilinçdışıyla sonraki kuşaklara aktarıldığı bilgisiyle açıklayabilir ve doğuştan gelen korkularımızın da kolektif bilinçdışı ile tetiklenebileceğini söyleyebiliriz. 🌿Ego, varlığa kıtlık bilinci çerçevesinden bakar. Bu bakış açısının oluşumunda uzun süren savaş dönemleri, salgın hastalıklar, kuşatmalar nedeniyle yiyecek bulamama gibi nedenlerin etkili olduğu düşünülür. 🌿🌿Alma arzusu, bizim aslında bir şeylere yeterince sahip olmadığımız şeklindeki çekirdek inancı yansıtır. İçimizde ‘kıtlık’ olduğuna inanırsak, yığmak ve biriktirmek isteriz. Dikkat ettiyseniz gıda ve temizlik ürünlerini stoklama davranışı sadece ülkemize özgü değildir. En kısa sürede ‘normal’e dönmek dileğiyle🌿🌿

Psikolog Eda Demirel

 

Online Terapi için Randevu Alınız!

ÇOCUKLARDA DİL ve KONUŞMA GELİŞİMİ

ÖZET

 Dil ve konuşma problemi olan bireyler dünyada özür grupları içinde en yüksek orana sahip olan özür grubunu oluşturmaktadır. Dil, konuşma, işitme gibi yetersizlikler sonucu ortaya çıkan iletişim bozuklukları kişinin yaşam kalitesini düşürücü, sosyal yaşamını sınırlayıcı bir etkiye sahiptir. Kişinin hayat kalitesinde gözle görülür anlamlı düşüşlere neden olan iletişim bozuklukları, sorunu ilgilendiren sağlık, eğitim ve diğer sosyal sektörlerin multi – disipliner işbirliğini, ekip çalışmasını gerekli kılmaktadır. Bu ekipte yer alması gereken uzmanlık gruplarından biri de dil ve konuşma terapistleridir. Türkiye iletişim bozuklukları ile ilgili yapılan çalışmalarda henüz yolun başında sayılmaktadır. Bu alanda yetişmiş yeterli elemanın olmaması, iletişim bozukluğu olan bireyleri tanılama ve bu bireylere etkili ve yeterli hizmeti sunmada sıkıntıların yaşanmasına neden olmaktadır.

Anahtar sözcükler: Dil ve Konuşma, Dil Edinimi, Konuşma Terapisti

GİRİŞ

 Genel olarak bilgi üretme, iletme, algılama süreci olan iletişim, pek çok yerde iki birim arasında birbiriyle ilişkili mesaj alışverişi olarak geçer (Cüceloğlu, 1997). İletişim yaşam boyu var olan dinamik bir süreçtir. Bu süreçte insanlar çeşitli şekillerde iletişim kurmuşlardır. İnsanların günlük hayatta en sık kullandığı iletişim türü sözlü iletişimdir. Sözlü iletişimde kişilerin birbirleriyle bilgi alışverişini sağlayan dil sistemi ve bunun aktarımını sağlayan konuşma yer almaktadır (Topbaş, 2007). İletişimin gerçekleşmesi için iletilecek bir düşünce, mesajı iletecek bir kişi, ortak bir iletişim aracı ve bu mesajı alıp anlamlandırabilecek bir başkasının olması şarttır(Ege, 2006). Bu 4 alandan en az bir tanesindeki hasar iletişimin sekteye uğramasına neden olacaktır. 

 Temelini toplumsal uzlaşımdan alan dil anlamları ifade etmek için kullanılan rastgele seçilmiş ama gelenekselleşmiş bir semboller sistemidir (Ege, 2006). Konuşma ise iletişim kurma aracı olarak işlev gören üzerinde anlaşmaya varılmış sesler işaretler ve sözcükler gibi temel yapı taşları olan dil dizgesinin sesli imlerden oluşmuş halidir. Bu bağlamda dil iletişimde mesajı taşımada bir araç konuşma ise bu aracı aktarma yolu olarak düşünülebilinir (Akçamete, 1993).

 Bebeğin hayata gözlerini açtığı ilk günden başlayan dil gelişiminin özünü toplumsal bir dil ortamında sesle anlamın buluşması oluşturur. Bununla birlikte dil gelişimi dilin alt bileşenlerinin birbiri içine geçtiği karmaşık gelişimsel dinamik bir süreçte devam eder (Korkmaz, 2005).

 Dil gelişimi sürecinin en başında bebeğin sese ve özelliklerine tepki vermesi yer alır. Bebek doğar doğmaz seslere yanıt verir ve belli bir süre sonra bebeğin farklı seslere farklı tepkiler verdiği görülür. Prelinguistik dönem iletişim evresi (0.1 ay-1.0 yaş) olarak adlandırılan bu dönemde en belirgin gelişim sesbilgisel alanda görülmektedir (Korkmaz, 2005).

 Çocuklar ilk sözcüklerini 1 yaş civarında üretmeye başlarlar. Çocuğun ilk anlamlı sözcüğe ulaşması dil ve düşüncenin buluşması anlamına gelir(Topbaş, 2007). İlk sözcük evresi olarak bilinen (1.0-1.6yaş) bu evrede çocukların anlayabildikleri ve üretebildikleri sözcükler arasında sayısal, niteliksel farklılıklar vardır (Maviş, 2007). Tek sözcük evresinde çocuklar tek bir sözcüğü cümle yerine kullanırken 14-24 ay arası sözcükleri bir araya getirmeye, 24-30 ay arsında telegrafik konuşmaya başlarlar (Korkmaz, 2005). 2-3 yaş civarında çocukların isimlendirmeye dair artan sorularıyla birlikte çocuklarda isimlendirme patlaması denilen aşırı sözcük artışı dönemi başlar.  12 aydan itibaren sözcük öğrendiği düşünülen bir çocuğun 1-6 yaş arsında günde ortalama 5-8 sözcüğü öğrendiği görülür (Maviş, 2007). Çocukların dil becerileri  geliştikçe, kazanılan her yeni sözdizimsel ve biçimsel öğe cümlenin uzunluğu ve karmaşıklığını etkiler (Ege ve ark, 1998).

Çocuk tarafından dil öncelikle gereksinimlerine ve isteklerine ulaşmada bir araç olarak kullanılır. Bu gereksinim ve isteklerin toplum içinde diğer insanlarla işbirliği ve iletişim içinde doyurulabilecek olması dilin bu çerçevede öğrenilmesini gerekli kılar, bu da dilin pragmatik tarafını oluşturur. Önce refleksler sonra sözel olmayan iletişimde prosodi ve jestlerle dilin içine giren pragmatik özellikler sözel iletişimle birlikte hızlı bir şekilde gelişim gösterir (Korkmaz, 2005).  Karşılıklı konuşma 2 yaşında, konuşmada iç tutarlılık 2-3 yaşında başlar ve 5 yaşında iyice gelişir. Konuşma esnasında yanlışlıkların fark edilip düzeltilmesi 5 yaş civarında gelişir (Topbaş, 2004/2005).

 Dil edinimindeki gecikmeler erken çocuklukta en sık karşılaşılan iletişim yetersizliklerdendir. Gelişimsel yetersizliği olan 3-5 yaş arası çocukların %70’i dil gelişiminde gecikme göstermektedir. Dil edinimindeki bu gecikmeler çocukların eğitim ve sosyal hayatları üzerinde ciddi olumsuz etkiler bırakmaktadır (Topbaş, 2007). Bu nedenle önemli derecede iletişim problemi yaşayan çocuklar için terapi programı hazırlamak ve uygulamak büyük bir sorumluluktur. İletişim problemleri kendi içinde çok farklı çeşit ve derecelerde karşımıza çıkabilmektedir. İletişim problemi yaşayan çocukların bir kısmı için yetersiz çevre şartları, bir kısmı içinde entelektüel becerilerin noksanlığı problemin etiyolojik faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunların yanı sıra birçok farklı faktörler (beyin hasarı, otizm, gelişimsel bozukluklar) iletişim probleminin nedenleri arasında yer almaktadır (Maviş, 2007).

SONUÇ

 Dil sorunu yaşayan çocukların ileriki yaşamlarında karşılaşacakları ciddi zorluklar nedeniyle erken tanı önem kazanmaktadır. Dil gelişiminin özellikle aile ve hekim tarafından bilinçli bir şekilde izlenmesi şüphelenilen durumlarda çocuğun uzman bir kişi tarafından değerlendirilmesi ileride yaşanması muhtemel zorlukları önlemede ilk ve en önemli etkendir. Çocuklarda dil gelişimi değerlendirilirken değerlendirme aracının alıcı ve ifade edici dilin gerek sözcük dağarcığı gerekse söz dizimi açısından anlama, kavrama, kullanma ve çıkarım yapma gibi dilsel yetilerini kapsayacak şekilde olması gerekir (Korkmaz, 2005). Dil ve konuşma problemi yaşayan çocukların yaşadıkları sorunların üstesinden gelmek, çocuklara etkili müdahale yöntemleri belirlemek için dil ve konuşma becerilerini çok yönlü ve doğru bir şekilde ölçen testlere ihtiyaç vardır. Bu testlerin bazı temel özelliklere sahip olması gerekir. Bunların öncelikle geçerlilik güvenilirlik çalışmalarının yapılmış olması, norm referanslı standardize testler olması kişi için oluşturulacak müdahale programının etkililiği açısından çok önemlidir. (Ege ve ark., 1998).

 KAYNAKÇA

  1. Akçamete, G. (1993). İşitme engellilerde dil ve konuşma. Özel Eğitim Dergisi, 1(3), 2-9.
  2. Cüceloğlu, D. (1997). Yeniden insan insana. (15. baskı). İstanbul: Remzi Kitabevi.
  3. Ege, P. (2006). Farklı engel gruplarının iletişim özellikleri ve öğretmenlere öneriler.  Özel Eğitim Dergisi, 7(2), 1-23.
  4. Ege, P., Acarlar, F. ve Güleryüz, F. (1998). Türkçe kazanımda yaş ve ortalama sözce uzunluğunun ilişkisi. Türk Psikoloji Dergisi, 13(41), 19-31.
  5. Korkmaz, B. (2005). Dil ve beyin: Çocuklarda dil ve konuşma bozuklukları. İstanbul: Yüce Yayım.
  6. Maviş, İ. (2007). Çocukta anlam bilgisi gelişimi. Topbaş S. (Ed.), Dil ve kavram gelişimi içinde (129-148). Ankara: Kök Yayıncılık.
  7. Topbaş, S. (2007). Dil ve kavram gelişimi. (3. Baskı). Ankara: Kök Yayıncılık.
  8. Topbaş S. (2004/2005). Türkçe sesletim ve sesbilgisi testi. Ankara: MEB Yayın. 4. Akşam Sanat Okulu.
bağlanma stili

Bağlanma Stilinin İlişkilerimiz Üzerindeki Etkisi

Kendinize göre mutlu bir ilişki yaşamıyorsanız, yaşamınız boyunca doğru ilişkiyi bir türlü bulamamışsanız ve deneyimlediğiniz ilişkilere takılıp kalmış gibi hissediyorsanız bunun nedeni bağlanma stiliniz olabilir.
İnsan ilişkilerini hepimiz ilk ilişkilerimizden öğreniriz. İlk ilişkilerimiz ise ebeveynlerimiz ya da ilk bakıcılarımızla gerçekleşmektedir. Bebek ve ebeveyni (ya da bakıcısı) arasındaki ilişkinin niteliği, bebeğin ilerleyen yaşlarında kuracağı ilişkilerin temelini oluşturur. Bu sebeple ebeveynlerimiz ile aramızda oluşan bağın niteliğini öğrenmek ve bağlanma stilimizi anlamak ilişki problemlerimizin kökenini bulmamızda yardımcı olacaktır.
İdeal olarak ebeveynler çocukların güvenliğini ve korunmasını sağlarlar, çocuklar da ihtiyaçları karşılandığı için ebeveynlerine güvenmeyi öğrenirler. Bunun sonucunda da, çocuk ile ebeveyni arasında güven duygusunun temel olduğu bir bağ oluşur. Çocuğun ihtiyaçlarının yeterince karşılanmadığı durumlarda ise çocuk ebeveyni ile arasındaki ilişkiyi kaygı ve korku duygularıyla eşleştirerek güvenli olmayan bir bağ oluşabilir.
Çocuk ve ebeveyni arasındaki ilişkinin niteliğine göre dört farklı bağlanma stili vardır: Güvenli bağlanma, Kaçıngan bağlanma, Kaygılı bağlanma ve Güvensiz bağlanma. Bu bağlama stilini sizlerle şu şekilde ele alacağız;
Güvenli bağlanmanın oluştuğu çocuk- ebeveyn ilişkisinde çocuğun gereksinim duyduğu tüm ihtiyaçlar karşılanmıştır. Ebeveynleri güvende olduğunu, iyi bakıldığını hissetmesi için ihtiyaçlarına karşı özenli ve duyarlı yaklaşmaktadır. Bunun sonucunda çocuk, ilerleyen yaşamında kendisini yakınlık ve samimiyet duygularında rahat hisseden, yakın ilişkiler kurmaya açık ve devam ettirmeye istekli, duygularını ve ihtiyaçlarınızı ifade eden bir yetişkin olacaktır. Kaçıngan bağlanmanın oluştuğu ilişkilerde ise ebeveyn çocuğun ihtiyaçlarına yönelik duygusal açıdan uzak, soğuk ve reddedici bir tutum sergilemektedir. Bunun sonucunda ise çocuk bağımsız ve kendine güvenen, değişken insanlara bağlanmak istemeyen, yakın ilişkileri bağımsızlığını tehdit eden bir unsur olarak gören bir yetişkin haline gelebilir. Kaygılı bağlanmanın oluştuğu çocuk- ebeveyn ilişkisinde ise ebeveyn çocuğun ihtiyaçlarıyla ilgilenme konusunda tutarsız yaklaşmaktadır. Bunun sonucunda, çocuk ihtiyaçlarının karşılanması için savaşan, sevgi, samimiyet, ilgi ve güvenlik konusunda kendini korumaya yönelik sorgulayan davranışlar sergileyen bir yetişkin olabilir.
Bağlanma kavramını literatüre kazandıran Bowlby göre, bağlanma şemaları çocukların bakıcılarıyla yaşadıkları binlerce deneyimin özeti olarak oluşmaktadır ve bunların hayatın ilerleyen dönemlerinde, başkalarının davranışlarını tahmin etmek için farkında olmadan kullandığımız bilinçdışı refleks tahminler haline gelmektedir. Bu sebeple çocukken oluşturduğumuz şemalar hayatımızın ilerleyen dönemlerinde kurduğumuz ya da kuracağımız ilişkilerimizde etkinleşerek bizi ya yakınlık aramaya ya da yakınlıktan kaçmaya yöneltebilir; duygusal ihtiyaçlarımızın karşılanacağı konusunda partnerimize güvenme yeteneğimizi etkileyebilir.
Hadi bu durumu bir örnek ile ele alalım. Sosyal bir ortamda olduğunuzu hayal ediniz. Bu ortam eğitim gördüğünüz sınıf, çalışmakta olduğunuz işyeri ya da eve dönüş yolunuz olabilir. Bulunduğunuz ortamda bir kişiyle karşılaştınız. Size doğru bakıyor ve selam veriyor olsun. İşte bu noktada sizde … (noktalı alanı düşünerek doldurmanızı rica ediyorum) şeklinde bir tepki veriyorsunuz. Sizce vereceğiniz tepki nasıl olurdu?
Bağlanma stilimiz, biz etkileşim kuracağımız kişi ya da kişilerin farkına varmadan otomatik olarak etkinleşirler. Yani iletişime geçeceğimiz kişiyle ilgili algımız farkındalığa ulaşmadan yüzlerce milisaniye önce bağlanma şemalarımıza göre hızlı ve otomatik bir şekilde değerlendirmeler yaparız. Böylece şemalarımıza dayalı bilinçdışı değerlendirmeler, o kişiyle yaşadığımız biliş düzeyindeki deneyimlerimizi şekillendirir.
Yapılan araştırmalara göre, insanların sahip oldukları bağlanma stili zaman içerisinde tutarlılık göstermesine rağmen yeni yetenekler öğrenerek ve pratik yaparak bağlanma stilini değiştirebilmekte ve daha güvenli bir bağlanma stili oluşturabilmektedir. İşte bağlanma stilinizi değiştirmeye başlamak için birkaç yol; Öncelikle bağlanma biçiminizi fark etmeye yöneliniz. Bunun için kaygılı ve kaçıngan davranışlarınızın farkında olmaya başlamanız değişimin ilk adımıdır. Bu adımla birlikte ne hissettiğinize dikkat ediniz. Duygularınızı partnerinizle, arkadaşlarınızla ve en önemlisi kendinizle paylaşınız. Kendinizi dinlemeye dair zaman tanıyarak ilişkiye dair düşünce, ihtiyaç ve isteklerinizi belirleyeniz. Bunları yaparken kendinizi iyi hissettirecek şeyler yapmayı ihmal etmeyiniz. Değiştirmek istediğiniz yanlarınıza ek olarak güçlü yanlarınızı ve başarılarınızı kabul ediniz. Ve tüm bu süreci yalnız başınıza yapmak zorunda değilsiniz. Profesyonel bir yardım almak için bir terapistle çalışmaya önem gösteriniz.
Umarım bu yazı bağlanma stilinizi ve onun ilişkilerinizi nasıl etkilediğini anlamanıza biraz ışık tutmuştur. Değişme kararı verirseniz, bunun için kendinize karşı sabırlı ve nazik olmayı unutmayınız.

Cozolino, Louis (2014). İnsan ilişkilerinin nörobilimi. Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları. İstanbul.
Matin, Sharon (2018). What’s My Attachment Style and Why Does It Matter. PsychCentral.

Psikolog Eda Demirel

RASYONEL TERAPİ NEDİR?

Albert Ellis felsefesinden etkilenen bir terapi modeli olan “Rasyonel Terapi “yaşamdaki güçlükleri önlemek ,inanç ve düşüncelerimiz dolayısıyla ortaya çıkabilecek davranış kalıplarını yönetmede ve özellikle depresyon üzerinde etkili bir terapi modeli olmaktadır.Felsefesini “Epiktatus, Marcus, Aurellius, Konfüçyüs vb düşünürlerden de etkilenerek  besleyen rasyonel terapi “Bilişle” çalışmaya odaklıdır.Genellikle bireyler olaylardan değil olaylara dair algılarından etkilenmektedirler.Bu terapi modelinde 3 temel yapı üzerinde çözümlenen olaylar ABC modellemesi üzerinden incelenmektedir.

*A:Olay:(Activating),

*B (Beliefs):İnançlar,

*C(Consequences):Duygu ve davranışlar.

Bunun yanı sıra terapist;

* D(Disputing):Çürütme teknikleri ile terapist danışanın düşünce sistemini yeniden yapılandırır ,düşünceleri analiz eder ve danışanın düşüncelerini yenilemesini sağlar.

Rasyonel terapi modellemesine göre; birey kendisinden sorumludur. Bireyin duygularının ayrışması temel esastır ve bireyin sağlıklı ve sağlıksız olumsuz duygularını tanımlaması oldukça önemlidir. Örneğin ;bir durum karşısında depresyona ve yıkıma uğramak sağlıksız ve olumsuz duygular iken normal düzeyde kaygı ve endişe duymak sağlıklı olumsuz duygulardır.Bireyin olaylara dair sağlıklı olumsuz duygular hissedebilmesi terapilerde  temel hedeftir.Rasyonalite yani gerçekçi düşünce sistemi ;mantıklı,yararlı,hedefe giden,gerçekçi ve sağlıklı duyguları savunmaktadır.

TEMEL İNANIŞLARIMIZ:

*Abartılılı Talepkarlık

*Dehşetleştirme

*Tolerans düşüklüğü

*Kendini ve yaşamı değersizleştirme tüm insanların doğasında yer alan olumsuz inanç sistemleridir.

Bu terapi modellemesinde danışanın B-C Linki dediğimiz İnanç ve sonuç sistemlerinin bağlantısını iyi kavraması gerekmektedir.”Mantıklı olan ,gerçekçi olan,hedefe giden nedir?En berbat senaryolar ne kadar gerçekçidir? Ve bunları yönetmek ne kadar doğrudur vb sorular üzerinde duran seanslar süreci takip etmektedir.Süreç bireyin psikopatolojik yoğunluğuna bağlı olarak devam etmektedir.

KAYNAKÇA:

Albert Ellis Enstitüsü  Yrd.Doç.Dr Murat Artıran “Süpervizyon Eğitiminden Alıntıdır.”

ÇOCUKTA UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

Davranış, bireyin dışarıdaki insanlar tarafından doğrudan doğruya gözlemlenebilecek eylemleridir. Uyum ise bireyin sahip olunan özellikleriyle benliği ve çevresi arasında dengeli ilişki kurması ve sürdürmesidir. Çocukların belirli konularda çatışma yaşadıklarında birtakım uyumsuz davranış tablolarının açığa çıkması kaçınılmazdır.  Kişilik, çatışma çözme becerileriyle gelişen bir olgudur. Çocuk gelişiminde yetenek ve becerilerin kazanılması kadar sorun çözme becerisinin de kazanılması gelişim seyrinin bir parçasıdır.

ÇOCUKTA UYUMSUZLUK BELİRTİLERİNİ ARTTIRAN ETKENLER

 

Aşırı koruyucu yaklaşımlar, çocuğun ebeveyn korumasından çıkarak bağımsız hareket etme becerisini engeller. Okul öncesi grubunda karşılaşılan sorunlar olağan ve geçicidir. Yanlış anne ve baba tutumları davranışın kemikleşmesi ve duygusal düzeyde bozulmalara yol açabilir. Destekleyici ebeveyn modeli; ideal ebeveyn tutumu olarak gösterilmektedir. Bu tutum dışında kalan çocuklar etraflarına şüpheyle bakar. Karmaşa yaşar ve uyum sorunları geliştirerek sinirlilik, kavgacılık, hırçınlık, geçimsizlik gibi olumsuz davranışlar geliştirirler. Psikososyal unsurlar kadar organik kökenli problemler de (beyin incinmeleri, sakatlıklar, anomaliler, süreğen rahatsızlıklar…) çocukta uyumsuzluk belirtilerini arttıran etkenlerdir.

 

 ÇOCUĞUN DAVRANIŞINI BOZUKLUK OLARAK TANIMLAMAK İÇİN NELER KRİTER ALINMALIDIR?

 

1.YAŞA UYGUNLUK

Her dönemin kendine özgü özellikleri vardır. Bu özellikleri ve çocuğa etkilerini iyi tanıyıp gözlemlemek gerekir. Örneğin çocuk 2 yaşta bireyselleşmeye başlar. Bu sebeple paylaşımda zorlanabilir.3-5 yaş çocuğunun hayal gücü sınırsızdır. Yalana benzeyen, hayal gücü sınırlarını zorlayan öyküler anlatabilir. Ancak bu anlatımlar ergenlik dönemine dek sürüyorsa ciddi problemler teşkil edebilir.

2.YOĞUNLUK

Davranışın sıklığı ikinci ölçüttür.4-5 yaş civarında sık öfkelenme olağan bir durumken, başka çocuklara zarar verme davranış bozukluğuna girer.

3.SÜREKLİLİK

Belirli davranış türünü ısrarlı devam ettirmedir.

4.CİNSEL ROL BEKLENTİLERİ

Erkek ve kız davranışları arasında oluşan gelişim farklılıkları (erkeklerde geç konuşma daha sık rastlanır vb.) cinsel kimliğin yarattığı farklılıklar da dikkate alınmalıdır.

UYUM VE DAVRANIŞ SORUNLARI  HANGİ ŞEKİLLERDE GÖRÜLÜR?

Tırnak yeme Zorbalık Otoriteye Başkaldırma Gerilim Çalma Davranışı Okul Devamsızlığı Aşırı utangaç, korkak, endişeli ve şüpheci tavırlar sergileme vb. şekillerde gözlemlenmektedir.

DAVRANIŞ BOZUKLUKLARININ NEDENLERİ

Dikkati Çekmek: Çocuğa yeteri kadar vakit ayrılmadığında çocukta çevre ilgisini toplamak adına uyumsuz davranışlar gelişebilir.

İntikam Alma İsteği: Dayak yiyen, örselenen (travmatize olan) çocuk, anne babaya karşı gelen davranışlarda bulunabilir; çünkü aileden intikam almak ister.

UYUM BOZUKLUĞU VE NORMAL DAVRANIŞI AYIRMAK  

 Ebeveynler için bu ayrımı yapmak zordur. Fakat belirli noktalarla ilgili yapılan gözlemler çıkarım yapmada fayda sağlamaktadır. Örneğin; alt ıslatma davranışında 1,5 yaşında ve tuvalet eğitimi almış bir çocuğun sonraki 1-1,5 yıl alta kaçırması normaldir. Kas kontrolü bu çağda sağlanmaya başlamaktadır. Fakat 3,5-4 yaşından sonra bu sorun devam ediyorsa uyum bozukluğudur. Çünkü artık bu adaptasyon sürecini aşmıştır. Yanlış tutumlar sorunun tırmanarak artmasına sebep olabilir. Aslında çocukların büyük bir çoğunluğu bu davranışları” Beni Dinle “mesajını vermek için yaparlar.

 DAVRANIŞ BOZUKLUĞU OLAN ÇOCUKLARLA OLUMLU İLİŞKİ NASIL KURULUR?

Karşılıklı Saygı Çocuğa Kaliteli Zaman Ayırmak Cesaretlendirmek Sevgiyi Anlatmak Çocuğa karşı sakin olmak ve etiketlememek gerekmektedir.

 KAYNAKÇA:

  Y,Haluk: Çocuk Eğitimi El Kitabı

  Özyel,EÇocukta Davranış Bozuklukları


Narsistik Bir Annenin Kızından Mektup

Canım çok yanıyor. Dünden beri durup durup aklıma geldikçe ağlıyorum. Geçmişi düşünüyorum. Herşey yerine oturdukça …

Pandemi Sonrası Ofise Dönüş!

Uzun bir aradan sonra iş yerlerine yavaş yavaş dönüşün yapıldığı bir süreçle güne merhaba diyoruz. Zorlu ve …

Online Terapi/Online Psikolojik Danışmanlık

Online terapi-online psikolojik danışmanlık hizmeti nedir? Online terapi  yüzyüze yapılan bireysel, aile, çift vb  görüşmelerin …