Blog

bağlanma stili

Bağlanma Stilinin İlişkilerimiz Üzerindeki Etkisi

Kendinize göre mutlu bir ilişki yaşamıyorsanız, yaşamınız boyunca doğru ilişkiyi bir türlü bulamamışsanız ve deneyimlediğiniz ilişkilere takılıp kalmış gibi hissediyorsanız bunun nedeni bağlanma stiliniz olabilir.
İnsan ilişkilerini hepimiz ilk ilişkilerimizden öğreniriz. İlk ilişkilerimiz ise ebeveynlerimiz ya da ilk bakıcılarımızla gerçekleşmektedir. Bebek ve ebeveyni (ya da bakıcısı) arasındaki ilişkinin niteliği, bebeğin ilerleyen yaşlarında kuracağı ilişkilerin temelini oluşturur. Bu sebeple ebeveynlerimiz ile aramızda oluşan bağın niteliğini öğrenmek ve bağlanma stilimizi anlamak ilişki problemlerimizin kökenini bulmamızda yardımcı olacaktır.
İdeal olarak ebeveynler çocukların güvenliğini ve korunmasını sağlarlar, çocuklar da ihtiyaçları karşılandığı için ebeveynlerine güvenmeyi öğrenirler. Bunun sonucunda da, çocuk ile ebeveyni arasında güven duygusunun temel olduğu bir bağ oluşur. Çocuğun ihtiyaçlarının yeterince karşılanmadığı durumlarda ise çocuk ebeveyni ile arasındaki ilişkiyi kaygı ve korku duygularıyla eşleştirerek güvenli olmayan bir bağ oluşabilir.
Çocuk ve ebeveyni arasındaki ilişkinin niteliğine göre dört farklı bağlanma stili vardır: Güvenli bağlanma, Kaçıngan bağlanma, Kaygılı bağlanma ve Güvensiz bağlanma. Bu bağlama stilini sizlerle şu şekilde ele alacağız;
Güvenli bağlanmanın oluştuğu çocuk- ebeveyn ilişkisinde çocuğun gereksinim duyduğu tüm ihtiyaçlar karşılanmıştır. Ebeveynleri güvende olduğunu, iyi bakıldığını hissetmesi için ihtiyaçlarına karşı özenli ve duyarlı yaklaşmaktadır. Bunun sonucunda çocuk, ilerleyen yaşamında kendisini yakınlık ve samimiyet duygularında rahat hisseden, yakın ilişkiler kurmaya açık ve devam ettirmeye istekli, duygularını ve ihtiyaçlarınızı ifade eden bir yetişkin olacaktır. Kaçıngan bağlanmanın oluştuğu ilişkilerde ise ebeveyn çocuğun ihtiyaçlarına yönelik duygusal açıdan uzak, soğuk ve reddedici bir tutum sergilemektedir. Bunun sonucunda ise çocuk bağımsız ve kendine güvenen, değişken insanlara bağlanmak istemeyen, yakın ilişkileri bağımsızlığını tehdit eden bir unsur olarak gören bir yetişkin haline gelebilir. Kaygılı bağlanmanın oluştuğu çocuk- ebeveyn ilişkisinde ise ebeveyn çocuğun ihtiyaçlarıyla ilgilenme konusunda tutarsız yaklaşmaktadır. Bunun sonucunda, çocuk ihtiyaçlarının karşılanması için savaşan, sevgi, samimiyet, ilgi ve güvenlik konusunda kendini korumaya yönelik sorgulayan davranışlar sergileyen bir yetişkin olabilir.
Bağlanma kavramını literatüre kazandıran Bowlby göre, bağlanma şemaları çocukların bakıcılarıyla yaşadıkları binlerce deneyimin özeti olarak oluşmaktadır ve bunların hayatın ilerleyen dönemlerinde, başkalarının davranışlarını tahmin etmek için farkında olmadan kullandığımız bilinçdışı refleks tahminler haline gelmektedir. Bu sebeple çocukken oluşturduğumuz şemalar hayatımızın ilerleyen dönemlerinde kurduğumuz ya da kuracağımız ilişkilerimizde etkinleşerek bizi ya yakınlık aramaya ya da yakınlıktan kaçmaya yöneltebilir; duygusal ihtiyaçlarımızın karşılanacağı konusunda partnerimize güvenme yeteneğimizi etkileyebilir.
Hadi bu durumu bir örnek ile ele alalım. Sosyal bir ortamda olduğunuzu hayal ediniz. Bu ortam eğitim gördüğünüz sınıf, çalışmakta olduğunuz işyeri ya da eve dönüş yolunuz olabilir. Bulunduğunuz ortamda bir kişiyle karşılaştınız. Size doğru bakıyor ve selam veriyor olsun. İşte bu noktada sizde … (noktalı alanı düşünerek doldurmanızı rica ediyorum) şeklinde bir tepki veriyorsunuz. Sizce vereceğiniz tepki nasıl olurdu?
Bağlanma stilimiz, biz etkileşim kuracağımız kişi ya da kişilerin farkına varmadan otomatik olarak etkinleşirler. Yani iletişime geçeceğimiz kişiyle ilgili algımız farkındalığa ulaşmadan yüzlerce milisaniye önce bağlanma şemalarımıza göre hızlı ve otomatik bir şekilde değerlendirmeler yaparız. Böylece şemalarımıza dayalı bilinçdışı değerlendirmeler, o kişiyle yaşadığımız biliş düzeyindeki deneyimlerimizi şekillendirir.
Yapılan araştırmalara göre, insanların sahip oldukları bağlanma stili zaman içerisinde tutarlılık göstermesine rağmen yeni yetenekler öğrenerek ve pratik yaparak bağlanma stilini değiştirebilmekte ve daha güvenli bir bağlanma stili oluşturabilmektedir. İşte bağlanma stilinizi değiştirmeye başlamak için birkaç yol; Öncelikle bağlanma biçiminizi fark etmeye yöneliniz. Bunun için kaygılı ve kaçıngan davranışlarınızın farkında olmaya başlamanız değişimin ilk adımıdır. Bu adımla birlikte ne hissettiğinize dikkat ediniz. Duygularınızı partnerinizle, arkadaşlarınızla ve en önemlisi kendinizle paylaşınız. Kendinizi dinlemeye dair zaman tanıyarak ilişkiye dair düşünce, ihtiyaç ve isteklerinizi belirleyeniz. Bunları yaparken kendinizi iyi hissettirecek şeyler yapmayı ihmal etmeyiniz. Değiştirmek istediğiniz yanlarınıza ek olarak güçlü yanlarınızı ve başarılarınızı kabul ediniz. Ve tüm bu süreci yalnız başınıza yapmak zorunda değilsiniz. Profesyonel bir yardım almak için bir terapistle çalışmaya önem gösteriniz.
Umarım bu yazı bağlanma stilinizi ve onun ilişkilerinizi nasıl etkilediğini anlamanıza biraz ışık tutmuştur. Değişme kararı verirseniz, bunun için kendinize karşı sabırlı ve nazik olmayı unutmayınız.

Cozolino, Louis (2014). İnsan ilişkilerinin nörobilimi. Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları. İstanbul.
Matin, Sharon (2018). What’s My Attachment Style and Why Does It Matter. PsychCentral.

Psikolog Eda Demirel

RASYONEL TERAPİ NEDİR?

Albert Ellis felsefesinden etkilenen bir terapi modeli olan “Rasyonel Terapi “yaşamdaki güçlükleri önlemek ,inanç ve düşüncelerimiz dolayısıyla ortaya çıkabilecek davranış kalıplarını yönetmede ve özellikle depresyon üzerinde etkili bir terapi modeli olmaktadır.Felsefesini “Epiktatus, Marcus, Aurellius, Konfüçyüs vb düşünürlerden de etkilenerek  besleyen rasyonel terapi “Bilişle” çalışmaya odaklıdır.Genellikle bireyler olaylardan değil olaylara dair algılarından etkilenmektedirler.Bu terapi modelinde 3 temel yapı üzerinde çözümlenen olaylar ABC modellemesi üzerinden incelenmektedir.

*A:Olay:(Activating),

*B (Beliefs):İnançlar,

*C(Consequences):Duygu ve davranışlar.

Bunun yanı sıra terapist;

* D(Disputing):Çürütme teknikleri ile terapist danışanın düşünce sistemini yeniden yapılandırır ,düşünceleri analiz eder ve danışanın düşüncelerini yenilemesini sağlar.

Rasyonel terapi modellemesine göre; birey kendisinden sorumludur. Bireyin duygularının ayrışması temel esastır ve bireyin sağlıklı ve sağlıksız olumsuz duygularını tanımlaması oldukça önemlidir. Örneğin ;bir durum karşısında depresyona ve yıkıma uğramak sağlıksız ve olumsuz duygular iken normal düzeyde kaygı ve endişe duymak sağlıklı olumsuz duygulardır.Bireyin olaylara dair sağlıklı olumsuz duygular hissedebilmesi terapilerde  temel hedeftir.Rasyonalite yani gerçekçi düşünce sistemi ;mantıklı,yararlı,hedefe giden,gerçekçi ve sağlıklı duyguları savunmaktadır.

TEMEL İNANIŞLARIMIZ:

*Abartılılı Talepkarlık

*Dehşetleştirme

*Tolerans düşüklüğü

*Kendini ve yaşamı değersizleştirme tüm insanların doğasında yer alan olumsuz inanç sistemleridir.

Bu terapi modellemesinde danışanın B-C Linki dediğimiz İnanç ve sonuç sistemlerinin bağlantısını iyi kavraması gerekmektedir.”Mantıklı olan ,gerçekçi olan,hedefe giden nedir?En berbat senaryolar ne kadar gerçekçidir? Ve bunları yönetmek ne kadar doğrudur vb sorular üzerinde duran seanslar süreci takip etmektedir.Süreç bireyin psikopatolojik yoğunluğuna bağlı olarak devam etmektedir.

KAYNAKÇA:

Albert Ellis Enstitüsü  Yrd.Doç.Dr Murat Artıran “Süpervizyon Eğitiminden Alıntıdır.”

ÇOCUKTA UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

Davranış, bireyin dışarıdaki insanlar tarafından doğrudan doğruya gözlemlenebilecek eylemleridir. Uyum ise bireyin sahip olunan özellikleriyle benliği ve çevresi arasında dengeli ilişki kurması ve sürdürmesidir. Çocukların belirli konularda çatışma yaşadıklarında birtakım uyumsuz davranış tablolarının açığa çıkması kaçınılmazdır.  Kişilik, çatışma çözme becerileriyle gelişen bir olgudur. Çocuk gelişiminde yetenek ve becerilerin kazanılması kadar sorun çözme becerisinin de kazanılması gelişim seyrinin bir parçasıdır.

ÇOCUKTA UYUMSUZLUK BELİRTİLERİNİ ARTTIRAN ETKENLER

 

Aşırı koruyucu yaklaşımlar, çocuğun ebeveyn korumasından çıkarak bağımsız hareket etme becerisini engeller. Okul öncesi grubunda karşılaşılan sorunlar olağan ve geçicidir. Yanlış anne ve baba tutumları davranışın kemikleşmesi ve duygusal düzeyde bozulmalara yol açabilir. Destekleyici ebeveyn modeli; ideal ebeveyn tutumu olarak gösterilmektedir. Bu tutum dışında kalan çocuklar etraflarına şüpheyle bakar. Karmaşa yaşar ve uyum sorunları geliştirerek sinirlilik, kavgacılık, hırçınlık, geçimsizlik gibi olumsuz davranışlar geliştirirler. Psikososyal unsurlar kadar organik kökenli problemler de (beyin incinmeleri, sakatlıklar, anomaliler, süreğen rahatsızlıklar…) çocukta uyumsuzluk belirtilerini arttıran etkenlerdir.

 

 ÇOCUĞUN DAVRANIŞINI BOZUKLUK OLARAK TANIMLAMAK İÇİN NELER KRİTER ALINMALIDIR?

 

1.YAŞA UYGUNLUK

Her dönemin kendine özgü özellikleri vardır. Bu özellikleri ve çocuğa etkilerini iyi tanıyıp gözlemlemek gerekir. Örneğin çocuk 2 yaşta bireyselleşmeye başlar. Bu sebeple paylaşımda zorlanabilir.3-5 yaş çocuğunun hayal gücü sınırsızdır. Yalana benzeyen, hayal gücü sınırlarını zorlayan öyküler anlatabilir. Ancak bu anlatımlar ergenlik dönemine dek sürüyorsa ciddi problemler teşkil edebilir.

2.YOĞUNLUK

Davranışın sıklığı ikinci ölçüttür.4-5 yaş civarında sık öfkelenme olağan bir durumken, başka çocuklara zarar verme davranış bozukluğuna girer.

3.SÜREKLİLİK

Belirli davranış türünü ısrarlı devam ettirmedir.

4.CİNSEL ROL BEKLENTİLERİ

Erkek ve kız davranışları arasında oluşan gelişim farklılıkları (erkeklerde geç konuşma daha sık rastlanır vb.) cinsel kimliğin yarattığı farklılıklar da dikkate alınmalıdır.

UYUM VE DAVRANIŞ SORUNLARI  HANGİ ŞEKİLLERDE GÖRÜLÜR?

Tırnak yeme Zorbalık Otoriteye Başkaldırma Gerilim Çalma Davranışı Okul Devamsızlığı Aşırı utangaç, korkak, endişeli ve şüpheci tavırlar sergileme vb. şekillerde gözlemlenmektedir.

DAVRANIŞ BOZUKLUKLARININ NEDENLERİ

Dikkati Çekmek: Çocuğa yeteri kadar vakit ayrılmadığında çocukta çevre ilgisini toplamak adına uyumsuz davranışlar gelişebilir.

İntikam Alma İsteği: Dayak yiyen, örselenen (travmatize olan) çocuk, anne babaya karşı gelen davranışlarda bulunabilir; çünkü aileden intikam almak ister.

UYUM BOZUKLUĞU VE NORMAL DAVRANIŞI AYIRMAK  

 Ebeveynler için bu ayrımı yapmak zordur. Fakat belirli noktalarla ilgili yapılan gözlemler çıkarım yapmada fayda sağlamaktadır. Örneğin; alt ıslatma davranışında 1,5 yaşında ve tuvalet eğitimi almış bir çocuğun sonraki 1-1,5 yıl alta kaçırması normaldir. Kas kontrolü bu çağda sağlanmaya başlamaktadır. Fakat 3,5-4 yaşından sonra bu sorun devam ediyorsa uyum bozukluğudur. Çünkü artık bu adaptasyon sürecini aşmıştır. Yanlış tutumlar sorunun tırmanarak artmasına sebep olabilir. Aslında çocukların büyük bir çoğunluğu bu davranışları” Beni Dinle “mesajını vermek için yaparlar.

 DAVRANIŞ BOZUKLUĞU OLAN ÇOCUKLARLA OLUMLU İLİŞKİ NASIL KURULUR?

Karşılıklı Saygı Çocuğa Kaliteli Zaman Ayırmak Cesaretlendirmek Sevgiyi Anlatmak Çocuğa karşı sakin olmak ve etiketlememek gerekmektedir.

 KAYNAKÇA:

  Y,Haluk: Çocuk Eğitimi El Kitabı

  Özyel,EÇocukta Davranış Bozuklukları


OKUL ÖNCESİ ÇOCUKTA PSİKOLOJİK GELİŞİM

Sağlıklı çocuklar için beklenmekte olan bir takım fiziksel ve motor gelişim süreçleri vardır. Okul öncesi psikolojik ve sosyal gelişim açısından “kritiktir.” (Bierman,1987).Bunun yanında çok sıklıkla göz ardı edilebilecek olan ruhsal gelişimin de bu süreçte önemi büyüktür. Psikolojik ve sosyal gelişimin birbirine oldukça bağlı olduğu düşünülürken, çocuğun gelişimindeki psikolojik etkenler üzerinde biyolojik olgunlaşma ve çevre faktörleri de aynı oranda etkilidir.

Bebeklikten 6 yaşa kadar süre gelen temel gelişim sürecinde esas konu çocuğun insiyatif elde etme çabasıdır. Bu sebeple de çocuk ve aile arasında  yaşanan temel çatışma konusu genellikle çocuğun “evi yönetme ve hükmetmesi” şeklinde gözlemlenmektedir. Okul öncesi dönemde ben merkezci düşünce temel olurken ; çocuğun dikkat ve odağı ebeveyn üzerindedir. Okul öncesi dönem, çocuğun gelişiminde  hızlı değişikliklerin olduğu bir dönemdir. Bilişsel ve sosyal becerilerin temeli bu dönemde atılır. Çocuğun dil becerilerinde, dikkat, bellek ve kendini kontrol alanlarında da önemli ilerlemeler görülmektedir.

 

Uzmanlar tarafından” altın değerindeki yıllar”, olarak değerlendirilen okul öncesi dönem  anne-babalar için bazen çok eğlenceli ve sürprizli, bazen adeta ergenlik dönemini yansıtan  çatışmaların sıklıkla yaşandığı, zorlayıcı bir dönem şeklinde yaşanabilmektedir. Yoğun bağımsızlık arzusu bu dönemde oldukça sık gözlemlenmektedir. Gerçekten izin vererek bağımsızlığı gözetmek ve güvenliğini etkileyebilecek durumlara karşın sınır koymak gelişim

 desteği açısından gereklidir. Yoğun bir günün ardından ona sarılmak istediğinizde oyunundan kopmak ya da kendi dünyasından çıkabilmek onun için kolay olmamaktadır. Kimi durumlarda bazı şeyler konusunda çocuklar kendilerini sorumlu hissedebilirler. Bu ben  merkezci düşünce yapısından kaynaklıdır. Örneğin: Anne babam benim yüzümden mi tartıştı vb.

Çocuklar okul öncesi dönemde duygularının esiri olurlar ve herhangi bir konuda sabırsız davranırlar, farklı duyguları ayırt edebilseler de, bu duygular üzerinde kontrolleri oldukça azdır. İsteklerini erteleme, dürtü kontrolü gelişmemiştir; bir şeyi istiyorsa o hemen olmalıdır, yoksa gözü bazen gerçekten hiç bir şeyi görmemektedir. Duygular bu dönemde genellikle ,söze değil aksiyona dökülür. (vurma, ısırma, atma). 4 yaşta ve sonrasında  gelişen beyin aktiviteleri sayesinde sözel ifade, oto kontrol becerileri oturmaya başlar, çocuk duygusal patlamalarla bunların sonucunda gelişebilecek negatif olaylar  arasında ilişki ve empati kurmaya başlar .

YAŞ GRUPLARI VE GENEL ÖZELLİKLERİ:

4 YAŞ:

Çocuğun kavrama gücü gelişmiştir. Karşı gelme ve kaba üslub bu döneme hakim olurken, oyunlarda sıklıkla kavga,tekme atma,tükürme yüksek sesle ağlama,gülme dönemin başlıca özellikleridir.

5 YAŞ:

Kendine yeten ,sosyal ve uyumlu hale gelen çocuk huysuzluk dönemini geride bırakmıştır.İnsan ilişkilerinin güçlenmesiyle görünümü farklılaşmıştır.Dil becerisi oldukça güçlüdür.Annesi onun için dünyanın merkezidir.Uzun cümleler kurar ,çok konuşur.Bu dönem genelde yorgunluğun hırçınlığa dönüştüğü ve sevilip sevilmediğine dair çocuğun sorgulamaya girdiği bir dönemdir.

 

6 YAŞ:

Tembel ve kararsızdır.Bu dönemde bireysel oyunlar grup oyunlarına dönmeye başlamıştır. Hareketlilik artarken ,başarı ve başarısızlık duyguları arasında gidip gelmeler sıklıkla yaşanmaktadır. Sorumluluklar artar, dikkat süresi uzar ,en iyi olmak çocuk için çok önemlidir.

KAYNAKÇA:

Ekip Norma Razon Makale

Keskin, Bengi (Psi danışmanlık Merkezi)  Makale

ÇOCUK EĞİTİMİNDE İLETİŞİM VE TUTUMLARIN ÖNEMİ

Her çocuk ayrı bir dünyadır. Çocuk yetiştirmek ise  en kutsal, en büyük, en zor ve hayat boyu devam ettirilmesi gereken en önemli görevlerden biridir.Gelecek açısından ele alındığında bu konunun önemi her geçen gün daha da ön plana çıkmaktadır. Daha çocuk dünyaya gelmeden anne babaların kafasında bir çok soru işareti oluşmaktadır. Kız mı erkek mi olacak ? Sağlıklı doğup büyüyecek mi ? Ailemizde ve günlük hayatımızda  nasıl bir değişiklik olacak ? İleride nasıl bir insan olacak ? okul başarısı iyi olacak mı ? Nasıl bir meslek sahibi olacak ? Hayatta başarılı olacak mı ? ve buna benzer yüzlerce soru ile doğacak çocuklarını  beklemeye koyulurlar .

Çocuk dünyaya geldikten sonra oluşan çocuk yetiştirme sürecini sağlıklı yaşamak adına yapılması gereken ; Çocuğun özerk olma ihtiyacını dikkate almak ve desteklemek, diğer taraftan da yakın bir ilişki kurmak gerekir. Destekleyici tutumu benimseyen aile çocuklarına iyi model olan ailedir.

  ÇOCUĞA AYRILAN VAKİT

 Her anne baba çocuklarının gelişimi ve onların ruhsal yönleri ile çok ilgilendiklerini söyler ancak  kendi kendilerine oturup ”çocuğuma bu gün ne kadar vakit ayırdım ?” diye sorduklarında, kendilerini tatmin eden cevabı çok azı alır. Amerikalı bir Profesör’ün araştırması kapsamında yapılan istatistiklerde bir babanın çocuğunu günlük görme süresi 7 saniye  olarak bulunmuş ! Peki bu durum hangi sonuçları doğurmaktadır sorularının yanıtını ararken anne babaların çocuklarının ruhsal yönü ve gelişimini de  dikkate alması gerekmektedir.Bu süreçte iletişim biçimi ve tutumların da önemi yadsınamaz.

İLETİŞİM MODELLERİ:

SEN DİLİ: Köşeye sıkıştırma ve alt etme duygusu hakimdir.

BEN DİLİ :Seni anlamaya ve yardımcı olmaya çalışıyorum mesajı vardır.

BEN DİLİ İLE KENDİMİZİ İFADE ETTİĞİMİZDE ÇOCUKLARIMIZIN    GELİŞİMİNE NE ŞEKİLDE DESTEK VERMİŞ OLACAĞIZ?

Ben dili davranışı değiştirmeye yöneltir;davranış değiştirme sorumluluğu yüklediği için sorumluluk almasını öğrenmesine yardımcı olur,İlişkileri güçlendirir.Yakınlık sevgi saygı birliktelik yaşanmasını sağlar.Ben iletileri dürüsttür.Rahatlatır.Kızgınlık öfke birikimini önler.Duyguların açıklanmasını, ifade edilmesini ve empati kurulmasını sağlamaktadır.

BEN DİLİNİ KULLANIRKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR

Çocuk davranışın neden kabul edilmediğini ve yarattığı duyguyu anlayamaz. Ben dili mesajları çocuğa tam iletilmelidir. Anne-babalar ben dili mesajlarında çocuklarına, o an hissettikleri birincil duyguyu dile getirmelidirler. Örneğin, kalabalık bir yerde çocuğunun kaybeden annenin birincil duygusu endişedir. Ancak çocuğunu bulunca ikincil duygu olan kızgınlık ortaya çıkar. Bu nedenle annenin ben dili mesajı ‘’Seni göremeyince korktum’’ gibi duygu içerikli olmalıdır. Ben dili mesajlarında duygular çocuğun anlayabileceği şekilde açık ve net olmalıdır ve anne-babanın gerçek duygularını yansıtmalıdır. Duygular eksik ya da abartılı ifade edilmemelidir. Örneğin, çocuğun sabah kalktığında eşyalarını düzenlememesi anneyi sinirlendiriyor ise anne, ‘’Sinirleniyorum’’ demeli aynı davranışı bir daha tekrarlamasın diye ’’Çok kızgınım’’ dememelidir. Ben dili mesajları sadece olumsuz duyguları belirtmek için değil, olumlu duyguları belirtmek için de  sıklıklakullanılmalıdır.

İLETİŞİM TÜRLERİ

  “Neredesin bakayım bu saatlere kadar”(yargılayıcı)

“Geç saate kadar gelmemen beni kaygılandırdı(ben dili-duyguları dile getiren)

“Seni anlamak mümkün değil bunu nasıl yaparsın.”(yargılayıcı)

“Bunu yapmış olman beni kaygılandırdı.”(bendili-duyguları dile getiren)

“Neden yine ceketin yerlerde”?( “Daha Önce ceket hakkında konuşmuştuk onu yine yerde görünce üzüldüm.”ben dili duyguları dile getiren)

İletişim engellerinden uzak durduğunuzda, çocuğunuzla aranızda güvenli ve sağlıklı bir iletişim temeli atmış olursunuz.

ÇOCUĞUMUZU DİNLERKEN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

 Bedenen dinler duruma geçmek, size doğru oturtmak, sizinle aynı hizaya gelmek,Gözlerinin içine bakmak , tavrımız, bakışlarımız, ses tonumuz, konuşma hızımız ve yüz ifademiz çok önemlidir.

  İLETİŞİM ENGELLERİ NELERDİR?

Emir verme, yönetme,yargılamak, eleştirmek,soru sormak,öğüt vermek, Çözüm getirmek, yönlendirmek,teselli etmek, sakinleştirmek,alay etmek, lakap takmak, konuyu değiştirmek iletişim engelleri olarak ifade edilen temel ilişki hatalarıdır.

İLETİŞİMDE BASİT KAPI ARALAYICILAR NELERDİR?

Daha çok konuşmaya davettir. Çocuğu konuşmaya davet eder:

Anlıyorum, oh, hımmm, öyle mi, konuşmaya davet ederken, ‘Bu konuda konuşmak istermisin,   bunu tartışalım, anlatacaklarını dinlemek istiyorum, bu konuda bir şeyler   söyleyecek gibisin’ gibi kapı aralayıcı mesajlar kullanılmalıdır. Bu çocuğu cesaretlendirecektir.

EBEVEYN TUTUMLARI KAÇ TİPTİR?

Aşırı Koruyucu Tutum:

Bu ailelerde anne-babalar çocuğa gereğinden fazla  özen gösterip onu denetim altında tutarlar.

Aşırı Baskıcı-Otoriter Tutum:

Otoriter tutumda çocukların kişilik özellikleri,  ilgi ve gereksinimleri dikkate alınmamaktadır. Çocuğun istekleri bastırmaya  çalışılır. Katı bir disiplin anlayışı vardır.Çocuğa açıklanmada kurallar konulur ve bu kurallara kesinlikle uyması istenir, bu konuda anne-baba asla tartışma kabul etmez.

Aşırı hoşgörülü –Tavizkar tutum:

Denetimin düşük, tepkiselliğin yüksek olduğu bir tutumdur. Saldırgan tutumlar dahil çocuğun her tür davranışları hoşgörü ile karşılanır. Davranışlara sınır çekilmez ve yaptırım uygulanmaz.

Olumlu Aile Tutumu, Destekleyici Tutum:
Bu tutuma sahip anne babalar, çocuklarını herhangi bir karşılık beklemeden içten ve derinden bir duyguyla severler. Çocuklarının davranışlarını ilgi ve anlayışla izleyip , kendi ayakları üzerinde durabilecek şekilde yetiştirirler.

Sonuç olarak Aşırı kural koymak da, fazlasıyla kuralsız olmak da çocuğa zarar verir. Çocuk için evde düzenli ve belirli kuralların olduğu bir ortam yeterlidir. Mükemmel anne-baba mükemmel çocuk yetiştiremez, Mutlu anne-baba mutlu çocuk yetiştirir.

KAYNAKÇA

İletişim Çatışmaları ve Empati ( Sistem Yayıncılık ) –Dökmen Üstün Prof. Dr.

Anne-baba ve Çocuklarla İletişim ( Makale ) – DrAkşit . Sadık  Ege  Üniv. Tıp Fak. Pediatri Ana Bilim Dalı

 

 

      

 

 

 

 

 

OTİZMİN NEDENLERİ VE ERKEN BELİRTİLERİ

Otizm ilk kez 1943’te Amerikalı çocuk psikiyatristi olan Leo Kanner’in “Erken çocukluk otizmi” tanımıyla ifade edilmiştir.

Kanner’a göre:

*Bu çocuklar ifadelerinde ters zamirler kullanırlar.

*İfadelerinde ben yerine sen kullanırlar

*iyi bellekleri vardır.

*Stereotip hareketleri bulunur.

*Aynılığı korumaya dair istekleri yoğundur.

*İnsan ilişkilerinde zorlanırlar.

Asperger’e göre otizm 1944 yılında doğum ya da sonrasındaki ilk 30 ay içerisinde görülen davranışsal bir sendrom olarak tanımlanmaktadır.

Mildrek Creak’in öncülük ettiği kurul otizme dair belirtileri “Dokuz nokta” nitelendirmesi olan bir teşhisle belirtmişlerdir:

*Birey kendi kimliğinin farkında değildir.

*Nesnelere bağımlılık geliştirir.

*Nesneleri amaç dışı kullanamamaktadır.

DSM-III(Diagnostic and statistical Manual of mental disorders) tanı kriterlerini şu şekilde açıklamıştır:

*Diğer insanların farkında olmama

*Dil gelişiminin tüm alanlarında belirgin gecikme

*Kendine dair iletişim şekli

*Sosyal etkileşimde yetersizlik

*Arkadaşlık ilişkilerinde sıkıntı

*Karşılıklı diyalog kuramama

Kapsamlı araştırmalar bulguların otizmin erkeklerdeki yaygınlığını ortaya koymaktadır.

 

NEDENLERİ:

Otizm’in Psikojenik,Davranışsal,Organik ve Kavramsal nedenleri tanımlanmıştır.

Bazı teorisyenlerin otizm’in anne-çocuk ilişkisinde soğuk ve reddedici” tanımı ve geri çekilme davranışı şeklinde ortaya çıkmaktadır.(Bettleheim,1967).Davranışsal teori otizmin ödül-ceza ile pekiştirilmiş davranış grubu olduğunu ifade etmektedir.Bu görüş otizm’in çocuğun içinde bulunduğu ortamda çevreyle ilişki kurma ,öğrenmiş olduğu” atipik ve özel davranışlar “olarak tanımlanmıştır. Son 10 yıldır otizm’in biyolojik kaynağının kesinlik kazandığı bilinmektedir.Özellikle Cerebellum (beyincik) ile ilgili bir bozukluk üzerinde durulmuştur.Hamileliğin ilk 3 ayında olumsuz etkileri olan olaylar çocuğun gelişimini etkilemektedir.Otistik çocukların ailesinde konuşma-dilde gecikme risk faktörlerini etkilemektedir.

Frith teorisine göre ise otistik bireylerdeki temel problemin “doğuştan kavramaya dair eksiklik”olduğu düşünülmektedir.Otistik çocukların iç ve dış dünyada gelişen olaylar arasında ilişki kurabilme ve tahmin etme yeteneklerinin olmayışı,bu durumun da otistik bireylerin diğer insanları bu anlamda algılama noktasında yetersiz kaldıklarını göstermiştir.

KAYNAKÇA:Abidoğlu,Ülkü ,Darıca,Nilüfer,Gümüşçü,Şebnem “Otizm ve Otistik Çocuklar” Özgür yayınları İstanbul.

Oyun Terapisi Nedir?

OYUN TERAPİSİ NEDİR?

 

Oyun terapisi; 2-11 yaş arasındaki çocuklar üzerinde 1900 ‘lü yıllardan bu yana kullanılan, çocukların kendini ifade etmelerine imkan tanıyan bir terapi modelidir.Oyun terapisi bilişsel ve sosyal gelişime katkı sağlar. Terapist çocuğun dünyasına inerek onun dilinden konuşur . Çocuklar duygularını yetişkinler gibi ifade edemediğinden , oyun çocuğun iç dünyasını dışa vurmanın en kolay yoludur.

TERAPİ SÜRECİ NASIL İLERLER?

Oyun terapisine gelen çocuğa, bu sorunları ortaya çıkarabileceği oyuncaklar sunulur. Eğitimli ve alanında uzman bir terapist güvenli bir ortamda çocuğun oyunlarını ve oyun içeriklerini gözlemler. Terapist eğer çocuk isterse onun oyunlarına eşlik eder ve çocuk terapistin desteğiyle tüm bu zorlu yaşam deneyimlerini yeniden yaşar ve kendini yapılandırma fırsatı bulur.

 

 

OYUN TERAPİSİ HANGİ PROBLEMLERDE  UYGULANIR?

İletişim sorunları,dikkat eksikliği,uyku yemek tuvalet sorunları, travma, bağlanma problemleri, davranış sorunları vb süreçlerde çocuğa ruhsal destek amaçlı kullanılmaktadır.

                                                          Uzm.Klinik Psikolog

                                                             Kübra Eriş

Çaresizim

ÇARESİZİM

 

Yaşamımız boyunca birçok zorlu durumlar ile karşılaşabiliriz. Bu zorlu durumların üstesinden gelebilmemiz veya gelemememiz bu durumlara verdiğimiz anlamlarla ve problem çözme stratejilerimiz ile yakından ilişkilidir. Kişi stresli bir durumla karşılatığında vucüdumuz kendisini savaş veya kaç durumuna hazırlar. Kalp atışı hızlanır, kaslarımız gerilir, sindirim sistemimiz yavaşlar, solunum sıklığı artar ve birçok fizyolojik değişiklikler meydana gelir. Bu evreye Alarm Evresi adı verilir. Bu evrede vucüt kendisini stresör ile başa çıkması için hazırlar. Eğer stres azalmaz ise diğer bir evre olan Direnç Evresine geçilir. Bu evre kişinin problem çözme stratejilerini yoğun olarak kullandığı evredir. Kişi stresör ile başa çıkmaya çalışırken, vücutta tüm kaynaklarını stresörü ortadan kaldırmak için seferber eder. Vucüt bu durumda zorlanır. Kişinin çabaları ne kadar uzun sürer ve çabalar problemi çözmek için yetersiz kalırsa kişinin kişisel, fizyolojik ve sosyal kaynaklarıda giderek tükenir. Direnç Evresinde zorlu durumla baş edilememişse kişi kendisini tükenmiş hisseder ve Tükenme Evresine geçilir. Bu evre konu başlığından da anlaşılacağı üzere adeta ‘Çaresizlik’ evresidir de denilebilir. Kişi artık yapacak bir şeyinin olmadığını düşünür ve yaşadığı zorluklarla ilgili umutsuzluğa kapılır. Ve problem karşısında pes eder. Tüm bunlar beraberinde sosyal ilişkilerde çekinme, önceden yapılan etkinliklerden zevk almama, uykuya dalmada güçlük çekme, sürekli kaygı halinde olma vb. birçok olumsuz septomları getirir. Yaşanan bu olumsuzluklar sonucunda duygusal ve davranışsal bozukluklar meydana gelebilir. Prognoz kötü bir hal alırken kişi kendisini köşeye sıkışmış hisseder ve hayatı kendisine adeta zindan eder.

Yaşanan bu zorlu durumdan ve çaresizlik hissiden kurtulmak elbette mümkündür. Aldığımız psikolojik ve sosyal destek ile birlikte bu sorunları ortadan kaldırabiliriz. Psikolojik destek alarak problem çözme stratejilerimizin neden çözüm getirmediğini inceleyebilir ve yeni çözüm yolları geliştirebiliriz. Zorlu durumlarda nasıl tepkiler verdiğimizi inceleyerek, işe yarayan, işe yaramayan ve  bizi zora sokan tepkilerin farkına varabiliriz. Geçmişte yaşadığımız sorunlar karşısında geliştirdiğimiz çözüm yollarını inceleyebilir işe yarayan yolları şimdiki zamana genelleyebiliriz. Kendimiz ile ilgili birçok özelliğin farkına varıp, çaresizlik hissinden çıkarak problemleri çözme yolunda emin adımlar atabiliriz. Problemin çözümü için uyguladığımız  stratejileri gelecektede kullanabilir ve çevremizdeki insanlara yardımcı olabiliriz. Tabi ki bu süreç içinde çevremizden  alacağımız destek çok önemli bi etken olmakla birlikte  problemi çözme çabamızda bize yardımcı olacaktır. Aldığımız sosyal ve psikolojik destek ile birlikte bu sorunlar karşında yalnız olmadığımızı hissedecek ve umutsuzluğa kapılmayacağız.

Tüm bunların yanında aldığımız psikolojik ve sosyal destek ile birlikte çaresizlik hissini deneyimlemeye devam ediyor olabiliriz. Elimizden hiçbir şey gelmiyor olabilir. Geliştirdiğimiz çözüm yolları problemi çözmeye yetersiz kalabilir. Bu durumda kendi çaresizliğimizi kabullenmek ve bu sürecin kendi benliğimize neler kattığını fark etmek çaresizlik duygusunu daha rahat yaşayabilmemize ve çaresizliğe tahammül edebilmemize yardımcı olabilir.

                                                                                    Psikolog   Sena Nur YILDIRIM

 

KAYNAKÇA

 

 

 

 

BENİ KİMSE ANLAMIYOR

‘ BENİ KİMSE ANLAMIYOR ‘

Anlaşılma ihtiyacı insanın dünyaya ilk gelmesiyle birlikte başlar. Dünya bebek için çok yeni, anlaşılmaz ve kaygı uyandıran bir yerdir. Bir yetişkin tarafından karnının doyurulması, altının temizlenmesi ve uyku düzeninin sağlanması gerekmektedir. Annenin bebeğinin ihtiyaçlarını düzenli bir şekilde karşılaması, sevgi ve şefkat göstermesi bebekte anlaşılma olarak algılanır. Anne ve bebek arasındaki bu güvenli ilişki sayesinde dünya artık bebek için anlaşılmaz ve belirsiz bir yer olmaktan çıkmakta, güvenli bir yer olarak görülmektedir. Bu durum yetişkinlikte de devam eder. Anlaşıldığımız da kendimizi daha rahatlamış ve huzurlu hissederken, anlaşılmadığımızı düşündüğümüzde sıkıntılı ve huzursuz oluruz.

Doğumdan itibaren var olan bu ihtiyacın kimi zaman karşılanmadığı hissedilir. Kimsenin sizi anlamadığından yakındığınız bu durum, karşınızdaki bireyden kaynaklanabileceği gibi kendi iç dünyanızda yaşananlardan da kaynaklanabilir. Böyle bir durumda kendinize dönerek bazı soruları cevaplamanız da fayda vardır.

Gerçekten anlaşılmıyor musunuz? Anlaşılmanın sizin için ne ifade ettiğini düşünmekle başlayabilirsiniz. İnsanların sizin gibi düşünmesi, düşüncelerinize hak vermesi midir anlaşılmak? İnsanların fikirleri sizinkinden farklı olsa da, haksız olsanız da sizi anlayabilirler. Böyle bir durumda mesele anlaşılmak değil, onaylanmamaktır. Bunun dışında, küçük bir eleştiriye tahammül edemeyen ve en ufak reddedilme durumunu bile kabullenemeyen özelliklere sahip insanların diğerlerine göre anlaşılmama konusunda daha fazla yakındıkları görülmektedir. Anlaşılmanın sizin için anlamını düşünürken kişilik özellikleriniz çerçevesinde değerlendirmeniz meseleye geniş bir yelpazeden bakmanızı sağlar.

Anlaşılmak sizin için ne derece önemli? Her insan duygularını, düşüncelerini ve isteklerini paylaştığında karşısındakinin dinlemesini ve ihtiyaçlarına cevap verilmesini ister. Aksi bir durum herkesi belli bir derece etkiler, önemsiz ve değersiz hissettirebilir. Fakat bu depresif duygular günlerce sürüyorsa, anlaşılmamayı çok fazla önemsediğiniz anlamına gelir. Özel olarak ilgilenilmesi gereken bir konu haline gelmiştir ve uzman desteğiyle çözümlenmesi gerekebilir.
Kendinizi doğru ifade edebiliyor musunuz? Bazen söylemek istediklerimizi açık ve net bir şekilde ifade etmememize rağmen anlaşılmadığımızı düşünürüz. Kişiler arası ilişkilerde duyguları ifade ederek sen dili yerine ben dili ile konuşmak, dolaylı ve üstü kapalı konuşmamaya dikkat etmek anlaşılma düzeyimizi etkiler. Örneğin; ‘Çok aceleci ve duyarsızsın. Ben ne zaman konuşmaya başlasam sözümü kesiyorsun’ demek yerine ‘Seninle
konuşurken bir şeyler anlatmaya başlayıp tamamlayamadığımda kendimi çok üzgün hissediyorum’ demek anlaşmazlıkları azaltır. Sosyal çevreniz gerçekten anlayışsız mı? Bazen ne kadar doğru bir iletişim kullansanız da
çevreniz tarafından anlaşılmadığınızı hissetmeye devam edebilirsiniz. Anlaşılmamanın sebebi gerçekten etrafınızdaki insanların anlayışsızlığı olabilir. Çevreniz karşısındakinin yaşadıklarından, hissettiklerinden ve ihtiyaçlarından çok, kendi ihtiyaçlarına önem veren insanlarla çevrili olabilir. Bu durumu fark etmek yeni bir çevre edinmeniz gerektiği anlamına gelir. Unutulmamalıdır ki karşınızdaki kişi kendi iç dünyası, düşünce yapısı ve hissettikleri ölçüde sizi anlayabilir. Ya da anlarsa kendisini değiştirmesi, ihtiyaçlarla veya sorunla yüzleşmesi ve çözüm üretmesi gerekebilir, yani anlamak işine gelmez. Fakat anlaşılmadığını
düşünen kişi anlaşılmamanın sebebi olarak çevresindekileri görüyor olma eğilimindedir. Durumun asıl kaynağının nesnel bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Anlaşılmak su kadar temel bir ihtiyaçtır. Mutlu iletişim ve sağlıklı ilişkilerin temelidir.Anlaşılmak ile ilgili düşüncelerinizi, dirençlerini fark etmeniz ve çözüm yolları aramanız dileğiyle…

Psikolog Kevser Mazı

KAYNAKÇA

Elevli, S. (2012). İçimizdeki Boşluk ve Anlaşılma İhtiyacı. Erişim Adresi
https://www.tavsiyeediyorum.com/makale_8193.htm

Özmen, E. Kimse Beni Anlamıyor / Anlaşılma İsteği. Erişim Adresi https://psikoloji-
psikiyatri.com/erol-ozmen/kimse-beni-anlamiyor-anlasilma-istegi/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bağlanma stili

Bağlanma Stilinin İlişkilerimiz Üzerindeki Etkisi

Kendinize göre mutlu bir ilişki yaşamıyorsanız, yaşamınız boyunca doğru ilişkiyi bir türlü bulamamışsanız …

RASYONEL TERAPİ NEDİR?

Albert Ellis felsefesinden etkilenen bir terapi modeli olan “Rasyonel Terapi “yaşamdaki güçlükleri önlemek ,inanç …

ÇOCUKTA UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

Davranış, bireyin dışarıdaki insanlar tarafından doğrudan doğruya gözlemlenebilecek eylemleridir. Uyum ise bireyin …