Aylar: Mart 2018

Parlak Hayat Psikolojik Danışmanlık Merkezi Açılışı

Başakşehir Arterium 4.kısımda Parlak Hayat Psikolojik danışmanlık Merkezi adında ki işletmenin açılışı Sinema Sanatçısı Mehmet Usta ve Çağın Büro Mağazaları sahibi Rıfat Sarı tarafından ve bir çok katılımcı ile  yapıldı. İşletme sahibi Uzman Psikolog Sümeyye Arslan açılışla ilgili :
Her insanı en mutlu eden ve işi ile tatmin olmasını sağlayan duygu insanlığa faydalı olduğunu ve yardım ettiğini hissetmektir. Başakşehir’e katma değerde bulunmayı sahibi olduğum Parlak Hayat Psikolojik Danışmanlık Merkezi vesilesi ile yapabileceğime inanıyorum. Bunun başlangıcını da insanın temeli olan ailenin yapısının güçlendirilmesi ve eğitim ile yapmamın daha doğru olacağına inanarak Başakşehir bölgesindeki anaokulları, ilköğretim ve ortaokullarında anne, babalara yönelik; liselerde ise öğrencilere, anne, babalara ve öğretmenlere yönelik ücretsiz eğitimler vererek bilinçlilik ve farkındalık yönünde kişilere katma değer sağlamaya çalışmaktayım.
Parlak Hayat Psikolojik Danışmanlık Merkezinde şirketlere ve okullara yönelik eğitimler verilmekle beraber bireysel, çift, aile ve cinsel terapiler ile kişilerin hayatlarının daha mutlu ve huzurlu olması yönünde destek verilmektedir.
Kısacası bu dönem içerisinde problemlemlerimiz karşısında çaresiz hissetmeye gerek duymadan sorunları beraber çözeceğiz ve daha parlak bir hayata evet diyerek Başakşehirde bunun başlangıcını yapacağız dedi.
Uzm. Psikolog Sümeyye Arslan

OFİSTE DAHA PARLAK BİR YAŞAM

 Günümüzün çoğunu ofiste geçiririz. Minimum sekiz saat bulunduğumuz çalışma ortamımızda oluşan problemler ve ruhsal durumumuz ne ise onu sosyal hayatımıza yani evimize taşırız.

Eğer problemli bir iş hayatımız varsa ve ofisimizde huzurlu değilsek tüm gün vücudumuzu kasarız. Vücudumuzdaki stres anında kasılan 16 parça kas grubu bulunur. Stresör ile karşılaştığındaysa en az üç bölümü aynı anda kasılır ve bu olurken fark etmeyiz. Yani kasılmalarımız bilinç dışı olur ve vücudun tepkisidir.

Peki vücut neden böyle bir tepki verir? İnsanoğlu geçmişten günümüze gelene kadar yaşam içinde bir çok evreden geçerek öğrendikleri davranışı ve bilgileri bir sonraki nesle aktararak ilerlemiştir. Kimi bilgi ise doğuştan gelmektedir. Bu bilgilerin toplamıyla kişi çeşitli davranışlar sergilemektedir.

Örneğin yolda giderken aniden bir fare gördüğümüz zaman vereceğimiz tepkiler kalp atışınızın hızlanması, kollarımızın ve bacaklarımızın uzaması, gözbebeklerinizin büyümesi, vücudunuzun belli kısımlarını kasılması (bu kollar, göğüs, boyun ve benzeri yerlerde olabilir), şeklide görülmektedir. Bu evre içerisinde kişi aşırı derecede vücudunu kastığı ve bunu fark etmediği için çok yüksek oranda enerji harcamaktadır. Bu duruma korku demekteyiz. Ancak fareyi görme ihtimaline karşı yaşadığınız korkuya kaygı denilir. “Ya fare görürsem” ihtimalinden dolayı gün içinde durmadan kasılırsınız. Korkuya verdiğiniz tepki daha kısa sürerken, kaygıya verdiğiniz tepki belki tüm gün, belki tüm ay, belki de tüm yıl sürebilir.

Bu yüzden kaygıya verdiğiniz tepki sizi çok uzun zaman içerisinde saldır veya kaç tepkisi içerisinde bıraktığından dolayı aşırı derecede yoracaktır. Bu yorgunluğun ardından kişide tükenme başlayacaktır. Gerek işlerini yapamama, gerek işlerini yaparken vücudunun çeşitli yerlerinde ağrıma, ellerde uyuşma görülebilir. Kişinin tükenmiş bir şekilde enerjisiz ve halsiz hissetmesi de görülmektedir. Kişi hiç bir şey yapmak istemez. Bu durum kişi eve gittiğinde de aynı şekilde devam edecektir çünkü günün sekiz saatini geçirdiği ortamda yaşadığı davranışı beyin öğrendiği için o durumdan hızlı bir şekilde çıkamaz, aynı pozisyonu ve ruh halini eve taşıyacaktır.

Yani davranışlarımız düşüncelerimizi, düşüncelerimiz de davranışlarımızı etkilemektedir. Kasılma hareketi içerisinde düşüncelerimiz “şu anda acil bir durum var, bu sebepten dolayı çok yoğun bir şekilde enerji harcamalısın” şeklindedir ve kişiyi tüketir.

Hızlı bir şekilde düşüncelerinizi değiştirmek imkansızdır. Yani “boş ver, kafana takma” denilen durumlar içerisinde hiç bir değişikliğin olmaması gibi.

Stres durumu içerisinde kişi hormonlarının kontrolü altında olduğu için vereceği tepkilerde hormonlarının tepkileridir. Yani öfkelendiği zaman öfkesini kontrol eden kendisi değil kendisini kontrol eden öfkesi olacaktır. Ancak kişi kendisini kontrol etmeyi, yani hormonlarını kontrol etmeyi öğrenirse kaygısını, davranışlarını, düşüncelerini kontrol edebilir. Bu sayede de gerek öfkesinin tepkilerini gerek diğer davranışlarını uygun bir şekilde yansıtabilecek ve kontrol edebilecektir.

Peki hormonlarımızı nasıl kontrol edebiliriz? Ofis yaşamı içerisinde bulunduğunuz o sekiz saatin ardından eve gittiğinizde, belki dört saat, belki beş saat eşinizle ,çocuklarınızla veya sosyal hayatımızdaki diğer insanlarla vakit geçeceksiniz. Ancak bu vakit hem verimli ve nitelikte olabilmesi hem de olumsuzluklar getirmemesi adına iyi değerlendirilmelidir.

Bu vakti iyi değerlendirebilmek için ofis yaşamının da iyi olması gerekmektedir. Ofis yaşamındaki olumsuzlukları eve getirdiğinizde, ev yaşamamız veya sosyal yaşamanız kötü olacak, sosyal yaşamınız kötü olduğunda olumsuz bir şekilde uyuyacaksınız, rahatsız bir uykunun ardından güne kötü bir şekilde başlayacaksınız, ve güne kötü başladığınız için işyerinizde yeniden olumsuzluklara adım atmış olacaksınız. Bu bir kısır döngüdür.

Bu kısır döngüyü yenmek için kişinin hormonlarını kontrol etmesi ve bunun içinde öncelikli olarak nefesini doğru alıp vermesi gerekir. Strese en iyi gelen etkilerden birisi diyafram nefesidir. Ancak diyafram nefesi ile ilgili internette veya çeşitli yerlerde birçok yazı bulunmakta ve hangisinin doğru olduğuna veya işe yaradığını emin olunamamakta.

Doğru bir şekilde yapılan diyafram egzersizi kişinin stresten uzaklaşmasına ve tükenmişliğin son bulmasına yardımcı olacaktır. Diyafram egzersizinin yani nefes egzersizini yaparken öncelikli olarak rahat bir pozisyon içerisinde ya oturun, ya yatın, ya da ayakta durun ama önceliğiniz rahat olmak olsun. Bir elinizi göğsünüze ve diğer elinizi karnınıza koyun. Burnunuzdan nefes alıp ağzınızdan nefes verin. Burnunuzdan dört saniye içerisinde nefes alırken, ağzınızdan sekiz saniye içerisinde nefes verin. Başlangıçta bu kolay olmayabilir ve dört saniyede aldığınız nefesi sekiz saniyede değil altı veya daha az sürede vermiş, bitirmiş olabilirsiniz. Daha yavaş nefes vererek tekrardan deneyin. Burnunuzdan nefes aldığınız zaman karnınız şişecek, ağzınızdan nefes verdiğiniz zaman karnınız inecek. Bu süreç içerisinde kesinlikle göğsünüz oynamayacak.

Bu kadar basit bir davranış sayesinde kişinin vücudundaki bütün hormonlar düzene girer ve kişi rahatlar. Bu egzersizi gün içerisinde stres durumunuzda, kaygılandığınızda, kendisi hafiften kötü hissettiğinizde, veya her normal anınızda da yapabilirsiniz. Önemli olan bu egzersizin minimum gün içerisinde iki veya üç defa yapmaya çalışmanızdır. Aynı zamanda yapmaya başladığınız her an içerisinde üç defa yapınız ve daha fazla yapmayınız. Çünkü kişi doğru nefes almaya alışık olmadığı için, beyin fazla oksijen altında tepki vereceği için doğru nefes alıp yeterli oksijen almanız gerekmektedir. Bu yüzden gün içerisinde beş defa yapacaksınız her yapacağınız sette üç adet alma ve verme davranışı yapınız.

Yaptığınız bu egzersiz sizin gün içerisindeki hormonlarınızı düzenler, iş hayatınızın daha iyi olmasını ve bu sayede sosyal hayatınızın, uykunuzun da düzene girmesini sağlayacaktır.

Herkese iyi çalışmalar dileriz.

Uzm. Psikolog Sümeyye ARSLAN

PARLAK HAYAT PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK MERKEZİ

www.parlakhayat.com

SAĞLIKLI RUH SAĞLIKLI BEDENDE BULUNUR

 

Ruh ve beden bir bütündür. Ruh sağlığınız beden sağlığınızı etkilerken beden sağlığınız da ruh sağlığınızı etkiler. Vücudumuza giren ve çıkan tüm maddeler hem bedenimizi hem ruhumuzu değiştirir.

Kişilerin düzenli beslenmeleri ile vücut daha sağlıklı olurken bilinçaltı da kişinin kendisine değer verdiğini hisseder. Bu da özgüven de bir artış sağlar.

Aynı zamanda vücudumuza giren her besin ruh sağlığımızı etkileyen hormonlarla direkt olarak bağlantıdadır. Örneğin fındık, badem ve ceviz vücutta dopamin adlı bir hormonun artışını sağlar.

Dopamin kişinin odaklanmasında ve haz duymasında etkili olan bir hormondur. Ayrıca spor da dopamin hormonunun artmasını sağlar. Bununla birlikte heyecan hormonumuz olan adrenalin hormonunun ve mutluluk hormonu olan seretonin hormonunun artmasında da etkin rol oynar.

Bununla birlikte yapılan araştırmalara göre bitter çikolatanın seretonin salgılanmasında ve kalp sağlığının korunmasında etkili olduğu görülmüştür. Seretonin mutluluk hormonumuzdur. Yetersiz seretonin salgılanması durumunda kişi depresyona girebilmektedir.

Ayrıca seretonin hormonunun yeterli derecede salgılanması kişinin olumsuz olaylarla baş etme mekanizmalarını da daha güçlü kılar. İyi bir sabah kahvaltısı vücuda enerji verdiği gibi ruha da canlılık verir. Kahvaltı hem bedenin hem ruhun güne iyi başlama ilacıdır. Kahvaltı sonrası içeceğiniz bir Türk kahvesi de sizi depresyon gibi bir çok psikolojik rahatsızlıklardan korunmanız adına yardımcı olacaktır.

Yapılan araştırmalara göre diyet yapan kişilerde stres hormonu olarak bilinen kortizon hormonu artış göstermektedir. Bu sebeple hayatınız içinde diyet değil sağlıklı beslenme alışkanlıkları geliştirmeniz gerekir. Bu sayede her gün düzenli bir küçük parça (20 gr kadar) yüzde 70-80 oranlarında kakao içeren bitter çikolata yiyerek sağlıklı beslenmenize katkıda bulunabilirsiniz. Diyetlerinizde kaçamak yapma isteğinizde yardımcı olacağı gibi kalp sağlığınıza da yardımcı olacak olan bitter çikolata kortizon hormonunun salınmasını engelleyecektir. Bu sayede kortizon hormonunun metabolizma ve bağışıklık düşürme etkilerinden de arınmış olacaksınız.

Vücut çok yönlü bir mekanizmaya sahip olduğu için olabilecek tüm değişiklikler bedenin tümünü etkiler. Bu etkileri olumlu yönde ilerletmek için güne sağlam bir kahvaltı ile başlayın, kahvenizin yanına bir bitter çikolata alın ve ara öğünlerinizde bademe yer açın. Ayrıca düzenli yürüyüşlere çıkın. Bu sayede hem ruhunuza hem bedeninize destek olmuş olacaksınız.

Sağlıklı ve mutlu bir yaşam geçirmeniz dileğiyle…

Uzm. Psikolog Sümeyye ARSLAN

PARLAK HAYAT PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK MERKEZİ

Gülümsemenin Bulaşıcı Etkileri

 

İnsanoğlunun yapısı fizyolojik ve psikolojik olarak gelişir ve değişir. Bedenimizde olan bir değişim psikolojimizi etkilerken psikolojimizde olan bir değişim de fizyolojik yapımızı etkiler.

Bununla birlikte düşüncelerimiz ve duygularımız çevreye sergileyeceğimiz davranışlarımızı şekillendirirken, davranışlarımız ve beden dilimiz de duygu ve düşüncelerimizi şekillendirir.

Yapılan araştırmalara göre esneme davranışı en hızlı bulaşan davranıştır. Tıpkı bu durum gibi gülümsemek de esneme kadar hızlı bulaşan bir davranıştır. Çevrenizde sürekli somurtan, yakınan ve mutsuz tipler varsa bir süre sonra siz de onlar gibi karamsar bir yapıya bürünebilirsiniz.

Kişinin sabah aynada kendine gülümsemesi anında bile beyin karşıdan aldığı gülümseme sinyalini yakalar. Ayrıca gülümsemek için kullanılan kasların sinyalleri de beyne gider. Bu davranışları yorumlayan beyin yapımız mutlu olduğumuz kararına vararak mutluluk hormonlarının üretimini arttırır.

Peki nedir bu hormonlarımız? Zevk almamızı, mutlu olmamızı sağlayan pek çok hormon vardır. Seretonin hormonu ile kişi mutlu olurken, dopamin hormonu ile zevk alır ve odaklanır, oksitosin ile sevgi ihtiyacını karşılar. Bu hormonları aktif hale getiren bir gülümsemenizdir. Bu yüzden gerek çevrenize, gerek aynada kendinize gülümsemeniz günü mutlu geçirmeniz noktasında bir destek olacaktır.

Gülümsemek o kadar etkilidir ki yapılan araştırmalara göre karşı tarafa mesaj ile gönderdiğiniz gülümseme işareti kişide mutluluk hormonlarının artışını sağlıyor.

Ayrıca komedi filmleri izleyen kişilerin film anında ve film sonrasında mutluluk hormonlarını daha fazla salgıladıkları görülmüştür. Gülümsemek ruh ve beden sağlığınız açısından çok faydalıdır. Ruhun olumlu duygularla dolmasını sağladığı gibi vücudun bağışıklığını da güçlendirir.

Bu yüzden hem kendinize, hem sevdiklerinize ve sevenlerinize değer verin; gülümseyin.

Uzm. Psikolog Sümeyye Arslan

PARLAK HAYAT PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK MERKEZİ

Bu Gün Bende Bir Gerginlik Var!

 

Her gün güne başlamak için yumuşak ve sıcak yataklarımızdan kalkıp, işe gitmek, çocuklarımızı okula götürmek, okula gitmek veya nereye olursa olsun bir yere ulaşmak için yollara koyuluyoruz. Bu yolculuklarda bize eşlik eden kendi aracımız, ya da toplu taşıma araçları oluyor. Güne toplu taşıma ile başlayacaksak, antilobu yakalamak için pusuya yatmış timsahlar gibi aracın gelmesini bekliyoruz duraklarda. Ne zaman ki o araç durağa yanaşıyor ve kapılarını açıyor, içinizdeki ilkel benlik ve yer kapma dürtüsü içinde oluşmuş savaş veya kaç tepkisi ortaya çıkıyor. Bir anda ortam Çanakkale muharebesi oluyor. Çocuklar, yaşlılar ve kadınlar eziliyor. Kimileri hoş olmayan sözcükleri çevresini savuşturarak öfkesini yansıtıyor, kimisi ise sessiz öfke yaşayıp kinleniyor. Bir toplu taşıma aracına ulaştıktan sonraki bekleme süreci ne kadar uzarsa problem yaşama ihtimali de bu ölçüde artıyor. Peki biz sadece bir metrobüs, otobüs ve benzeri bir toplu taşıma aracını durakta beklerken vücudumuzda neler oluyor? Demin söz ettiğimiz savaş veya kaç tepkisi ilkel dönemler için bireyin yaşamasını sağlayan önemli bir dürtüydü. Ancak günümüzde itibariyle bu dürtüyü kullanabileceğimiz bir çevre bulunmamaktadır. Bu dürtü oluşumu esnasında vücudumuzdaki stres hormonları tepkimeye girmekte ve kişinin bir kısır döngüye başlamasına sebebiyet vermektedir. Peki bu kısır döngü nasıl bir şey? Öncelikle stres ile bağlantılı olan hormonumuz kortizolda bir artış meydana gelir. Stres sebebiyle kortizol artar, kortizol arttığı için beynin stresli olduğunuz sinyalleri gider. Strese giriş artar ve bu şekilde devam eder. Kortizol vücut için çok değerli bir hormondur. Otoimmün sisteminin doğru işlemesinde önemli bir paya sahip olan kortizol hormonu, artış sağladığında vücudun içerisinde herhangi bir zararlı maddenin olmadığına dair beyne iletimde bulunur. Yani vücudumuza zararlı bir mikrop ve benzeri bir şey girdiğinde bunu fark edemez ve yanlış sinyal verdiği için vücut mikrop için direnç göstermez. Mikroplar ile savaşmamızın gerektiğini düşünmeyen yapımız, bağışıklığın düşmesiyle tüm zararlara açık hale gelir. Bu durum şu şekilde örneklendirebiliriz kortizol hormonu gereğinden fazla artmadığı evrede vücudumuzun savunma sistemi tıpkı havalimanı güvenlik girişleri gibi olur. Ancak kortizolun artışı ile vücudumuzun savunma mekanizması şaşırır ve tıpkı alışveriş merkezlerinin güvenlik kapısı gibi işlemeye başlar. Bu da içeriye birçok zararlı etkinin girmesi için zemin oluşturur. Bunun dışında vücudumuz bu 10-15 dakikalık evre içerisinde yaşadığı olumsuzluğa karşı farklı bir savunma daha gerçekleştirir. 16 kas grubundan 4-5 adetini aynı anda fark etmeden kasar. Bilinçaltının verdiği bu tepkiden kaynaklı vücudun glikozu gereksiz yere kullanılır. Kişi bitkin ve halsiz hisseder, düşünme yetenekleri yavaşlar, uykusu gelir, moral bozukluğu artar. Eskiden A plus çamaşır makinaları gibi çalışan beden bir anda müsrifleşmeye başlar. Vücut ve ruh tükenişe doğru ilerler. Vücudun kasılmasında da bir kısır döngü oluşur . Vücut stres sebebiyle kasılırken kasılmanın beyne ilettiği mesaj “şu an çok kötü bir durumdasın” olur. Kişinin kötü şeyler hatırlamasını, kötü şeyler düşünmesini sağlar. Bu da bedenin gerginliğini daha da arttırır. Biz 10-15 dakikalık metrobüs biniş aşaması yaşasak da, tüm gün, hatta gece uyurken o durumun gerginliğini üzerimizde yaşarız. İşe sinirli gideriz. İşte konsantrasyonumuz azalır. Eve gergin döneriz. Sebepsiz bir mutsuzluk ve tatminsizlik olur üzerimizde.

Kısaca öncelikle hayatımızın önemli bir parçası olan toplu taşımalardan ve topluluklardan arınamayacağımıza göre çatışmalarla baş etmeyi, stres anında doğru tepki vermeyi öğrenmeli ve problem çözme yeteneklerimizi geliştirmeliyiz.

Bu durumu düzeltmek için kendimize yapacağımız yolculuğunuzu ne kadar ertelersek o kadar tükenme ve olumsuzluklarda kemikleşme olacaktır. Ayrıca bu durum bireyi parça parça yok edecektir. Tıpkı bir binanın yanması ve her defasında yanların söndürülmesi gibi… Binada yangın çıkartan sebep bulunup düzeltmedikçe acil ve önemli görülen yangın söndürme davranışı ile uğraşır dururuz. Bina parça parça yanar, biz ise bu durumu elimizde binadan artan küller kalınca fark edebiliriz. Çok geç olmadan kendimizle ilgili farkındalığımızı arttırmalı, gelişimimizi tamamlamalı ve gerekirse de yardım almalıyız. Acil olmayan ancak önemli işiniz yangının çıkma sebebini bulmanız ve düzeltmeniz dileğiyle…

Uzman Psikolog Sümeyye Arslan

ÇOCUĞUM ALTINI ISLATIYOR

Bu yazımızda enürezis, yani alt ıslatmaya değineceğiz. Normalde gelişimsel olarak mesane kaslarının kontrolü 2-3 yaş arasında kazanılır. Çocuk 5 yaşını doldurmuş ve en az üç ay boyunca haftada iki defa mesane kontrolü sağlayamıyorsa enürezis olarak adlandırılabilir. 5 yaşını doldurmamış çocuklarda alt ıslatma görülse dahi enüretik kabul edilmez.

Aynı zamanda her 100 kız çocuğundan 1’inde ve her 100 erkek çocuğundan 5’inde enürezis (alt ıslatma) görülmektedir.

Alt ıslatma iki şekilde olur;

1.) Primer enürezis (birincil alt ıslatma); Çocuk en az beş yaşına kadar hiç mesane kontrolü sağlayamaz.

2.) Seconder enürezis (İkincil alt ıslatma); En az 6 ay boyunca kuruluk olduktan sonra çocukta tekrar altını ıslatma görülür.

-Enürezisin sebepleri nelerdir ?

Genel olarak 3 başlık altında toparlayabiliriz.

• Genetik nedenler: Anne ve baba enürezis ise çocukta alt ıslatma oranının görülme ihtimali %77 iken ebeveynlerden birisi enürezis olduğunda çocukta görülme ihtimali %50’ye düşmektedir.

• Mesane kontrolü: Mesane kasları kontrolünün yetersiz olmasıdır.

• Psikolojik nedenler: Tuvalet eğitiminin baskıcı, katı olması çocukta alt ıslatma görülmesine neden olabilir (Çocuk alt ıslatarak ailesine tepkisini göstermektedir) . Ailede yeni bir bebeğin dünyaya gelmesi ile birlikte kardeşe olan kıskançlığı yansıtma biçimi olabilir (Annenin hamilelik sürecinde, doğumdan sonra çocuğa yeterli ilgi ve sevgi gösterilmesi kardeş kıskançlığı görülme ihtimalini en aza indirir) . Okula başlama ve anne baba ayrılığı alt ıslatmaya sebep olan psikolojik nedenler arasındadır. Enürezis çeşitli psikolojik sebeplerden kaynaklı olabileceği gibi suçluluk duyma ve sosyal ilişkilerinde problem yaşama gibi psikolojik sonuçlar doğurabilir.

-Altını ıslatan çocuğa nasıl yaklaşmalıyız ?

• Tuvalet eğitimi sırasında baskıcı, katı tutum sergilememeliyiz.

• Çocuğu küçük düşürmemeli, cezalandırmamalı ve eleştirmemeliyiz.

• Çocuğu cesaretlendirmeli ve ödüllendirmeliyiz.

• Günlük olarak alınan sıvı düzeni sağlanmalı, akşamları alınan su seviyesi ayarlanmalıdır.

-Hangi tedavi yöntemleri uygulanır ?

• İlaç tedavisi

• Psikoterapi

• Mesane jimnastiği Çocuk ve Ergen Psikoloğu

ŞÜKREDECEK EN AZ 100 SEBEP

Merhabalar sevgili Parlak Hayat severler;

Bu yazımızda hayatımızı daha renkli hale getirecek araştırma ipuçlarıyla sizlerleyiz. Hayatımız içinde bir çok güzellik ve bir çok değişiklik varken kendimizi iş ve ev hayatının akışı içinde kaybedebiliyoruz. Her gün iş için aynı saatte uyanıp iş den aynı saatte dönsek dahi yolumuzun üstünde ve iş anında bir çok güzellikler olsa dahi baktıklarımızı göremeyebiliyoruz. İster istemez bu da hayatın siyah ve beyazlardan oluştuğu hissini verebiliyor. Onca renk, onca güzellik arasında anahtar deliğinden bakıp gördüklerimizle yetinmekse hem kendimize hem de tüm bu harikalara yapılan bir haksızlık olur.

Bu gün, bu yazıyı okuduktan sonra etrafınıza bir daha bakın. Sabah sizinle beraber doğan ve her gün yüreğimizi ısıtan güneşe odaklanın. Gözlerinizi kapatıp ona yönelin ve içinizden geçen o ışığı hissetmeye çalışın. Sonra havayı koklayın. Anın içine bir adım daha atmış olacaksınız. Uyarıcılarla daha da yaklaşacaksınız şimdiki zamanın güzelliklerine. Ve kendinize her gün 10 dakika ayırın. Elinizde olan ve şükredeceğiniz şeyleri sıralayın. Kafanızda ve ya kalem, kağıt ile… Bu sıralama suratınızda bir tebessüm oluşturacak. Kalbinizde bir yumuşama ve içinizde aşık olunca kanat çırpan kelebekleri hissettirecek. Aslında bu liste size sizi hissettirecek.

Unuttuğunuz ve yok saydığınız tüm güzellikleri görmeniz dileğiyle…

Havalardan Hep

HAVALARDAN HEP…

İnsan bir çok olay ve durumdan etkilenen ve bunun doğrultusunda bedenen ve ruhen tepkiler veren bir varlıktır. Bu hassas yapımız her durumdan etkilendiği gibi havaların durumundan da etkilenebilmektedir.

 Son zamanlarda hava durumlarının etkisi ile hepimiz ruhi değişimler yasamaktayız. Bahar yorgunluğu olarak adlandırılan bu ruhi değişim, bunalım süreçleri ve isteksizlikler kafalarda sorulara sebep olabiliyor. Bir gün gayet iyiyken belki bir hafta süren halsizlik hali baş gösterebiliyor. İçimizden “Allah Allah daha dün iyiydim. Ne oldu da kolumu dahi kaldırasım gelmiyor.” diye geçirirken bulabiliyoruz. Bunun yanı sıra, eskiden sevdiğimiz işleri,  aktiviteleri yapmak istemiyor,  uzak duruyoruz. Dostlarımız arıyor, telefonlara cevap verecek ve konuşacak takati kendimizde bulamıyoruz.

 Korkmayın. Bu durum şu anda geçici bir süre ile sizinle beraber olacak. Elbette ki belirsizlikler insanı rahatsız eder. Ancak bu süreci kısaltmak ve daha sağlıklı geçirmek için beslenmemize dikkat etmemiz oldukça önemlidir. Ne yersen, osundur sloganı da esasında yediklerimizin hormonlar vasıtası ile ruhumuzu,  duygularımızı ve düşünlerimizi etkilemesinden gelmektedir. Tabii ki düşünce ve duygular vasıtasıyla da davranışlarımız şekillenecektir.

 Ara öğünlere önem vererek glisemik indeksi düşük bir beslenme yapılması ve akşamları ağır atıştırmalıklardan kaçınılması, bu sürece bir noktada yardımcı olacaktır. Ayrıca, iyi bir uyku için akşam içilen sarı kantaron çayı ile destekçi olunabilir. Sabahları aynı saatte kalkmaya ve akşam aynı saatte yatmaya özen göstererek, sabahları da 1 fincan şekersiz Türk Kahvesi içerek sağlam ve zinde kalmaya yardımcı olabiliriz. Gün içinde diyafram egzersizlerinizi ihmal etmeyerek hormonları kontrol edebiliriz.

 Bu süreç uzar ve hayatınızı olumsuz yönde beklenilen sürenin üstünde etkilerse bir uzmandan yardım alabilirsiniz. Sağlığınız ve siz değerlisiniz. Kendinizi ihmal etmemeniz dileğiyle…

Uzman Psikolog Sümeyye Arslan 

TOPLUMDAKİ KADIN ALGISI

Toplum, kadın ve erkek cinsiyetlerinin hangi rolleri alabileceğini belirleyen bir unsurdur. Burada ise bu iki unsurun birbirleriyle olan etkileşimlerini inceleyeceğiz. İnsanların günlük hayatları içerisindeki bu etkileşimleri neticesinde çevrelerindeki kişileri ve grupları genel bir bakış açısıyla değerlendirilmeye çalışılmaları ve teorik düzeyde toplumsal bir olgu olan toplumun cinsiyet faktörüne etkisi ve toplumsal bir olgu olan kadın olgusunun toplumdaki yeri bu yazının temelini teşkil etmektedir. Modern toplumlarda bireyler kendilerini öğrenci, doktor, sekreter,anne, evlat, dişi, erkek diye tanıtırlar.Bu sosyal etkinliklerin her biri bireyin o grup içerisinde işgal ettiği sosyal psikolojik konumuna işaret eder. Bireyin toplum içerisindeki saygınlığı ile ilişkilendirilen bu sosyo psikolojik konum aynı zamanda birey işlerliğini diğerleri üzerindeki yaptırımlar ile koruyan sosyal bir güç sağlar. Bu bağlamda da etiketler zaman içerisinde piramidal yapılara yol açan toplumsal tabakalaşma değişkenleridir. Etiketin toplumsal yaşamdaki psikolojik önemi ise bireyin etiket değişkenlerine atfedilen farklı değerlerden kaynaklanır. Her toplumda yaş cinsiyet, bireyin sosyal ilişkileri, etnik özellikleri, ailevi özellikleri, eğitimi, mesleği, gelir durumu vs. gibi değişkenler etiket kriterleri olarak farklı önem derecelerine sahiptirler. Bu kriterler çeşitli yaşam alanlarında farklı etkileşim ve davranış biçimlerine yol açması nedeniyle aynı zamanda önemli kültür değişkenleri olarak ta düşünülürler. Burada işleyeceğimiz etiket tipi ise cinsiyettir. Cinsiyetin özellik ve değer biçimi bakımından kültürden kültüre farklılık gösterir. İnsanlar toplumsal bir varlık olmaları nedeniyle, hayatlarının her aşamasında sosyal çevreleriyle sürekli etkileşim içerisindedir Etnik gruplar, kültürler, milletler vs. arasında olabileceği gibi erkekler ile kadınlar arasında da olumlu yada olumsuz kalıp yargıların olduğunu söyleyebiliriz. Kültürel ve ekonomik değişmelere rağmen sosyal yaşam içerisinde gelenekselliğin yaşandığı yerlerde geçmişten günümüze kadar var olan kadınlara yönelik etiketler gelenek ve değişim bağlamında incelenip açıklanmıştır. Toplumların ve grupların birbirleriyle olan etkileşimi sonucunda, birbirleri hakkında yada grubun kendi içerisinde bazı klişeleşmiş yargılar ortaya çıkmaktadır. Grubun kendine ait düşünce ve davranışların sosyal kimlik açısından değerlendirilmesi ya da sosyolojik ve sosyo psikolojik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkması, bu klişe ve kalıpların toplum tarafından kabullenilip benimsenmesini ayrıca toplumsal değer halini almasına neden olmaktadır. Toplumun geneline hakim olan geleneksel değerler, sosyal yaşam içersinde kadın olgusunun farklı biçimlerde algılanmasına ve yorumlanmasına neden olmaktadır. Sosyal yaşam içerisinde kadın olgusunun değerlendirilmesinde, toplumun sahip olduğu kültür ve kültürü etkileyen tüm unsurların önemi çok büyüktür. Kadınlara yönelik kategorilerin, toplumun hakim kültürü, geleneksel değerleri, ekonomisi ve dini kültürden etkilenmesi neticesinde ortaya çıkması; toplumsal yaşam içerisindeki cinsel kimliğin, cinsel iş bölümünün, cinsiyet rollerinin ve cinsel davranışların farklılaşan özelliklerini ortaya koymaktadır. Toplum içerisinde ki kadın erkek ilişkilerine toplumsal değerler tarafından belirlenmiş olması, nesilden nesile aynı değerlerin aktarılması sonucunu doğurmaktadır. Ayrıca, erkek kimliğinin kadın bakış açısıyla değerlendirilmesi ya da kadın kimliğinin erkek gözüyle değerlendirilmesi toplumdan topluma, kültürden kültüre hatta bölgeden bölgeye farklılık arz etmektedir. Sosyo kültürel, sosyo ekonomik düzey, eğitimin ve geleneklerin etkisiyle farklılık arz eden kadınlarla ilgili kalıp yargılar, modernleşme sürecinde değişme özelliği göstermekte ise de kategorilerinin değişime karşı dirençli olması neticesinde, toplumsal değer özelliği göstererek değişmesi pek mümkün görünmemektedir. Ayrıca bununla birlikte sosyal yaşamın zaman içerisinde değişmesine bağlı olarakta değişebilme özelliği gösterebilmektedir. Toplumu birleştirici ve bütünleştirici özelliğinin olması yanında, toplumun her alanına nüfuz eden din, kadın olgusunu da tipik bir biçimde etkilemektedir. Örneğin islam dinimiz içerisinde kadına verilen değer büyükken ve islamın gelmesi ile kadınlara ve kız çocuklarına olan yaklaşımlar iyi yönde değişmişken, kültürel değerler ile dini değerlerin toplumumuzda birlikte yaşanması, dinin içinin boşalmasına sebep olmuş ve kadınlara yönelik kategorilerin farklı bakış açısıyla yorumlanıp değerlendirilmesi durumu ortaya çıkarmıştır. Öyle ki islam dininin kadının hassaslığını, kırılganlığını, erkekten ne aşağı ne de yukarı olduğunu “Şüphesiz kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. O kemiği doğrultmayı istediğin zaman, kırabilirsin. O halde geçinme yolunu seç de onunla yaşayabilesin.” hadisinden ayrıca “Cennet annelerin ayakları altındadır” hadisinden de cennete girmek için onlara iyi davranılması gerekliliğini şart koyacak kadar değer verdiğini anlayabiliriz. Ancak kültürel etkenlerle harmanlanan ve içiçe geçen, hangisinin din hangisinin kültür olduğunu unutacak kadar içi boşaltılan dinin sonucunda zihinlerde ki kadın imajını etkilemekte ve kadın kimliğinin bu değerlerin kabullenildiği şekilde form kazanmasına neden olmaktadır. Modernleşmenin beraberinde getirdiği toplumsal değişim, dinin yaşanmasında ve algılanışında da farklılıkların ve değişmelerin olmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda kadın dindarlığına yönelik kategorik algıların şekillenmesin de başta içi boşaltılmış din olmak üzere eğitim, sosyo ekonomik düzey, medeni durum ve yaş unsurları etkili olmaktadır. Eğitim düzeyinin yükselişi, sosyo ekonomik düzeyinin iyileşmesi, insanların fikir özgürlüğüne sahip olması gibi etkenlerinde modernleşmeye bağlı olarak değişmesi, kadınlara yönelik algıların da değişmesine neden olmaktadır. Fakat kırsal kesim ile kentsel kesim arasında ki sosyal yaşamın farklı olması, türümüzde kadınların hala konumunun ve statüsünün tartışılmasıyla sonuçlanmaktadır. Aile içinde kadının yerinin ve rolünün katı bir biçimde şekillendiği kırsal kesimde, kadınlarla ilgili kalıp yargıların geleneksel değerler çerçevesinde şekillenmesiyle hala tüm canlılığını korumaktadır. Uzm. Psikolog Sümeyye ARSLAN PARLAK HAYAT PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK MERKEZİ


DEPRESYON VE KÜLTÜR ENTEGRASYONU

Bireydeki depresyonun topluma ve toplumsal ilişkilere olumsuz yansımaları küreselleşme ve kültür entegrasyonu sayesinde rehabilite edilebilir. Bu yazımda çatışmaların insan zihninde bitirilmesi ve neticede toplumda barışın tesisinin nasıl sağlanabileceği konusuna yoğunlaşmak istiyorum. Genelde savaşlar ve çekişmelerin temelinde kaynakların yetersizliği, etnik ve dini çatışmalar, politik farklılıkların var olduğu iddia ediliyor. Aslında savaş insanın zihninde başlayıp zihninde biter. Problemlerin kaynağı toplumlardan öte, bireylerden kaynaklanmaktadır. Her birey mutlu olma yolunda ikna edilir, eğitilir ve olumlu davranışta bulunması sağlanabilirse; bireyin oluşturduğu toplumlarda da mutluluk sağlanabilir. Bugünün dünyasına baktığımız zaman insanlar arasındaki en önemli unsurun “İletişim” olduğunu görmekteyiz. Lakin bu iletişim ağı, aynı zamanda iletişimsizliği de beraberinde getirmektedir. Şu anki dünya global bir dünya olmasına rağmen, global bir düşünce ve duygu sistemi yerleşmemiş, kültürlerin güzel davranışları örnek alınarak, iyiliği ön planda tutan davranışlarla var olan olumsuz davranışlar değiştirilmemiştir. Bu da sadece dünya üzerindeki resmin globalleşmesine, kişilerin topluma katkı sağlayacak şekilde bireyselleşmesinden ziyade yalnızlaşmasına sebep olmuştur. Bilgi dünyasındaki olumlu davranış eksikliğini, ancak bilgiyi uygulamalı göstermekle giderebileceğimizi düşünüyorum. Her kültürün kendi içinde güzellikleri vardır ve bu güzellikleri öğrenmek, günümüz dünya teknolojisiyle çokta zor değildir. Ancak bilginin kitap üzerinde okunması ve kitabi bir bilgi olarak kalması başka, o bilgiyi hayat içerisinde görmek, birinin davranışlarında görmek başka bir durumdur ve daha etkilidir. Her kültürün, her yaş grubunun, her kuşağın bir birinden öğrenebileceği ve gelişimine katkıda bulunabileceği bir çok bilgi vardır. Aynı zamanda iletişimin bir ek sorunu olan ve belki de iletişimsizlikte de birincil etkenlerden biri olan empati de yeterli bir biçimde bulunmamakta ve sergilenememektedir. Bu sebepten her kültürle, meslek grubuyla, bölümle ilgili az da olsa bir bilgi sahibi olmalıyız, bu sayesinde bölümler, farklı branşlar birbirlerini tanıyacaklar, bir işi ele aldıklarında kişi o işle ilgili belli oranda resmi daha geniş görüp diğer çalışanları daha iyi ve yakından tanıyabilecektir. Çünkü belli oranda da olsa, o işle ilgili bir bilgisi vardır ve bu sayede hem daha hızlı olayı kavrayarak iletişimi hızlandıracak, hem de bu işi birincil olarak ele alan kişinin yaşayacağı zorlukları veya neler hissedebileceğini belli oranda görebilecektir. Bu durum bana birkaç anımı hatırlatıyor. Üniversitede derslerimi genelde cafelerde, kütüphanelerde çalışırdım ve okulum mecidiyeköyde olduğu için bir çok iş sektörünü aynı anda görebiliyordum. Bu evreler içerisinde insanların birbirine olan yaklaşımlarını gözlemledim ve bu durumu daha yakından ele alabilmek için bir karar verdim. İşe başlamak için bir ajansa başvurdum bu sayede bir çok farklı işte her hafta sonu çalışıyor, hem yeni insanlar görüyor hem de yeni bir çalışan psikolojisine bürünüyordum. Zaman zaman parfüm tanıtımcısı, zaman zaman yiyecek tanıtımcısı, bazen filmlerde figüranlık, cafede yardımcı eleman, anketör vb bir çok işte bulunuyordum. Bu esnalarda şunu fark ettim. Her meslek kendi içinde bir çok zorluğa sahipti ve bizim değersiz, önemsiz diye gördüğümüz bir işin dahi arka perdesinde bir çok emek vardı. İki saat izlediğimiz ve on saniyede eleştirdiğimiz bir filmin her bir dakikası bir gün çekilebiliyor, sabahın çok erken saatlerinde herkes sette bulunuyor ve bir çok kişi çalışıyordu. Bu durumdan sonra bir filmi eleştirirken bu durumları da ele alıp yargılarımdan arındırarak eleştirmeye çalıştığımı fark ettim ve bu işe olan saygım da artmıştı. Bir cafede bir içeceğin çok uzun bir geçmişi vardı ve kişi o içeceği masaya getirirken bir çok farklı olumlu ve olumsuz olay yaşayabiliyordu. Bu durumu ister istemez gelen müşteriye de yansıtan arkadaşlarımın durumlarını da gördüm. Bir şeyi satmak için veya bir anket yapmak için tüm gün ayakta durmanın dışında patronlar çalışanların daha çok çalışması için psikolojik baskı, göz hapisleri yapabiliyorlardı ve çalışanlar yemeğe dahi çıkarken kendilerini stres altında hissedebiliyorlardı. Ben bu meslek alanlarıyla ilgili empati kurmayı, o meslek hayatındaki kişilerin gerek duygu ve düşüncelerini dinleyerek gerek davranışlarını gözlemleyerek nadir de olsa direkt yaşayarak öğrenmiştim. Bu durumda ki gibi insanoğlunun ihtiyacı olan ve koşulsuz sevgi ve saygıyı öğrenmesini sağlayacak, çevresiyle daha iyi bir iletişim kuracak, hatta belki bir gülümsemesiyle ortamları ısıtabilecek bir yapısının olabilmesi için empatiyi öğrenebilmesi şarttır. Bunun için de birbirimizi tanımaya ve önyargılarımızdan kurtularak bir birimizi incelemeye çalışmalıyız. Elbette birbirimizde kendimize, ruhumuza ve kişiliğimize uygun bir çok güzellik bulacak her insanda ve yerde insanoğluna ve doğaya bir kez daha hayran kalıp saygımızı arttıracağız. Kültürlerin benzer özelliklerine güzel bir örnek olabilecek; Japonya’nın ve Japon kültürünün var olan bilgi birikimi, güzellikleri ve bilgelikleriyle kendi kültürümdeki güzellikler benzer, yakın ve birbiriyle içiçe geçmeye uygundur. Japonya’nın her canlıya duyduğu özen ve seremonisi, yaratılanı sev yaratılandan ötürü olan kültürümün düşünce yapısıyla benzeşmektedir. Türkiye gibi geleneksel kültüre bağlı olup, modern çağın teknoloji ve bilgisini de kullanan Japonya’nın da henüz bilmediğim ancak var olduğuna inandığım insan merkezli düşünürlerinin değerli fikirleri başta psikoloji olmak üzere sosyal bilimlere katkı sağlayacağı şüphesizdir. Küresel bir anlamı olmakla birlikte, çıktığı ülkenin insanlarının kabullerini de yansıtan psikoloji bilimi, inanıyorum ki ruhu ve insanın tüm yönlerini ilgilendiren konularda yerel kültürlerden de katkı almalıdır. Bu anlamda, Türk kültüründe insan merkezli olan Mevlana, Yunus ve Hz. Muhammed (sav)’inde ifadeleri katkı sağlayacağı şüphesizdir. Küreselleşme yalnızca büyük sistemlerin yaratılmasıyla değil, aynı zamanda toplumsal deneyimin yerel, hatta kişisel bağlamlarının dönüşümüyle de ilgilidir. Günlük etkinliklerimiz dünyanın ta öbür ucundaki olaylardan artan bir biçimde etkilenmektedir. Diğer taraftan, yerel yaşam tarzı alışkanlıkları küresel sonuçlar olarak ortaya çıkmaktadır. Küreselleşmenin olumlu sonuçlarını herkes yaşadığında, onun iyi bir şey olduğundan söz edilebilir. Küreselleşmenin farklı tanımlarında vurgulanan ana temalardan birisi de global kültür kavramıdır. Küreselleşmeyle birlikte dünyada, bir kültür kaynaşmasının yaşanması ve farklı kültürlerin yan yana akması, hatta saç örgüsü gibi şekillenmesi olgusu devam etmektedir. Bu anlamda küreselleşme, kültürler arası bir etkileşimdir. Küreselleşmeyle birlikte hoşgörü, özgür basın, herkese eğitim, parlamenter demokrasi, liberalizm yönünde gelişen fikirler, insanların bazılarını özgürleştirmiştir. (http://www.journals.istanbul.edu.tr/iuilah/article/download/1023000575/1023000528) Bizim amacımızsa bu küreselleşmeyi kültürler arası en yoğun biçimde, tüm güzellikleriyle ve sıcaklığıyla uygulamalı olarak tanıştırmak ve mutlu bir dünyanın temelini oluşturacak olan birbirini seven ve sayan insanların sayısını arttırmak olmalıdır. Şüphesiz merhamet, adalet ve hoşgörü, farklı kültür ve dinlerin halkları arasında sağlanacak kalıcı bir barışın yaşamsal dayanaklarıdır. Doğu ile Batı arasında kültürel ve siyasal diyalog ve ilişkiler son yıllarda artmaya başlamıştır. Bir gün bir kahve dükkanında ders çalışırken yan masada oturan iki koreli kızdan eşyalarıma göz kulak olmalarını rica ettim. Geri döndüğümde sohbete başladık ve uzun uzun konuştuk. Korece birkaç kelime biliyordum ve İngilizce ortak dilimizin içine bu kelimeleri koydum. Çok hoşlarına gitti ve sohbetimiz koyulaşıp bir saati geçti. Sonunda telefonlarımızı verdik, birbirimizi aradık, merak ettiklerimizi sorduk ve iletişimi koparmadık. Hatta bana çaya geldiler ve buluşmaya da devam ettik. Şimdi bu duruma bakınca bu dostluğu yabancı dile, cesarete ve samimiyete borçlu olduğumu düşünüyorum ve bu durum çift taraflıydı. Farklılıklarımız vardı ancak iletişimi ve bütünleşmeyi seçmiştik. Barış içerisinde yaşama ve bunun sürdürülebilir bir nitelik kazanması toplumsal uzlaşıya bağlı olarak şekillenmektedir. Dünya üzerinde artan bütünleşme süreçleri ve bu çerçevede insanlar arası farklılıkları bir çatışma unsuru olmaktan öte, zenginleştirici bir unsur olarak ele alan idealist paradigma, bir nebze de olsa çatışmalardan uzak kalmayı sağlamaktadır. Bireylerin, zamanla edinilmiş bir davranış haline getirmeleri gereken barışçıl tutum, ikili ilişkilerden sosyal ilişkilere, sosyal ilişkilerden de devletlerarası yapılara kadar egemen olmalıdır. Söz konusu davranışsal öğrenmenin sürdürülebilir bir nitelik kazanması, stratejik düşünme ve stratejik kültürün sürece dâhil edilmesiyle sağlanacaktır. Stratejinin düşünce sistemi üzerinde kurduğu egemenlik, bireylerin ve bu çerçevede toplumların, barışı kurma ve sürdürme çabalarına olumlu bir geri besleme sağlamaktadır. Dünyada barışın sağlanması için devletler değil, milletler birbirine yakınlaşmalıdır. Söz konusu küresel barış stratejisine göre, barışın sürdürülebilir bir nitelik kazanması, dünya halkları arasında kurulacak, ortak değerleri ön plana çıkaran milletlerarası çabayla sağlanacaktır. Bu çaba, barışın içselleştirilerek kurulmasıyla ilintilidir. Bunun içinde kültürler birbirini bir arkadaş olarak yakından inceleyebilme fırsatına sahip olmalı, kitabi bilgilerin dışında da o kültürü kendi gözüyle görüp kendi gözlemleri doğrultusunda şemalaştırıp beynine yerleştirebilmelidir. Dünyanın doğal kaynakları 7 milyar insana yeteceği gibi, 17 milyar insana da yeter. Bunun için iyi ve sorumlu insan olmak gerekir. Yani evrensel değerler olan dürüstlük, hakkaniyet, hizmet üretme, onura saygı, her varlığı değerli bilme, koşulsuz sevgi, insan merkezli olma, üstün kalite, sabır, bilinçli çalışma gibi değerleri her insana verebilirsek; her insan iyi ve sorumlu bir insan olacak, böylece yeni ve mutlu bir dünya oluşacaktır. Bu bilgi ve kültür entegrasyonu sayesinde kişiler birbirlerinin ön yargılarını kırabileceğine ve bu kısır döngülerin kırılıp yerine olumlu bir döngü oluşturulacağına inanıyorum. Küresel sorunları çözmek için bireylerin ruhsal problemlerini çözmek önemli bir husus olacaktır. Dünyadaki doğal kaynakların ve teknolojik imkanları her bireyi mutlu kılacak şekilde istifadeye sunmak gerektiği gibi, bu maddi imkanlara ulaşmak, insan merkezli yaşamak için manevi unsurlara ihtiyaç vardır. Bunlar ilk önce bireyin ruhunu, kalbini, fikrini olumlu doldurmak ve olumsuzluğunu düzeltmektir. Ruhsal hastalıklar yüzlerce bedensel hastalığa neden olmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü, eğer önlem alınmazsa 2020 yılında dünyanın en büyük sağlık sorununun depresyon olacağını söylüyor. Yani bu durumu ele aldığımızda insan oğlunun mutluluğu yine insanoğlunun elindedir. Gerçekte insan sonsuz bir merhamete, şefkate, sevgiye sahiptir ancak bu güzelliklerini ortaya çıkarabilecek bir ortam bulamama, bu güzellikleri nasıl çıkaracağını ve kullanacağını öğrenememesi kişiyi yanlışlıklara yönlendirmiş ve yalnızlaştırmıştır. Oysa var olan bu güzelliklerimizi, bunu fark eden insanlardan öğrenebilir, gözlemleyebilir ve kendimize de uygulayabiliriz. İnsanlar gün geçtikçe daha çok birbirlerine olan güvenlerini kaybetmektedir. Bu da kişiyi yalnızlığa sürüklemektedir ve depresyon da dahil bir çok hastalığa ve psikolojik sorunlara sebep olmaktadır. Hatta bağışıklığın düşmesinden faydalanan bir çok fizyolojik rahatsızlıkta artmakta ve yaşanmaktadır. Birbirimize olan güveni kaybetmemizin sebebi birbirimize ön yargı ile yaklaşmamız ve tanımaktan kaçınmamız iken, tanımaktan kaçtığımız için de daha bir güvensizlik duyarız. Ön yargılar geçmiş deneyimlerin sonucu oluşur ve yeni bir bilgi duyu organlarıyla onaylanmadığı sürece kişi bunun doğruluğuna inanmayabilir; hatta kanıtlandığında bile beyindeki bu durum ile ilgili oluşturulan şema değiştirilemeyebilir. Elbette ki bir kısır döngü halini almış, çok katı ön yargıları kırmak zor olacaktır; ancak bu zorlu sürecin sonunda yine kişi güzellikleri görecek ve bu ön yargıyı değiştirecektir. Haydi şimdi hedefimizi: “Gelin yeni bir dünya oluşturalım. Bu yeni dünyada savaşlar, kırgınlıklar, açlık, susuzluk, eğitimsizlik, dışlanma, ayrımcılık, şiddet olmasın, aksine mutlu bir dünya olsun.” olarak değiştirelim. Bunu da çevrenizdeki farklılıklara risk olarak bakmadan adım atmayla başlayalım. Kim olursa olsun gülümseyerek insanların kalbinde yer etmeye çalışalım. Kalp kırmadan, küçümsemeden, karşımızdakine güven verelim ki iletişime ve bilgiye ulaşmaya başlayalım. Yan masanızda bir Koreli, İtalyan ve ya Türk mü var? Ona güvenin ve bir konuda çekinmeden sohbete başlayın. Bir merhaba çok büyük arkadaşlıklarınızın başlangıcı olabilir. Bunun bir kelebek etkisi olarak başlaması ve tüm evrene yayılması dileğiyle… Uzm. Psikolog Sümeyye ARSLAN PARLAK HAYAT PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK MERKEZİ www.parlakhayat.com

bağlanma stili

Bağlanma Stilinin İlişkilerimiz Üzerindeki Etkisi

Kendinize göre mutlu bir ilişki yaşamıyorsanız, yaşamınız boyunca doğru ilişkiyi bir türlü bulamamışsanız …

RASYONEL TERAPİ NEDİR?

Albert Ellis felsefesinden etkilenen bir terapi modeli olan “Rasyonel Terapi “yaşamdaki güçlükleri önlemek ,inanç …

ÇOCUKTA UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

Davranış, bireyin dışarıdaki insanlar tarafından doğrudan doğruya gözlemlenebilecek eylemleridir. Uyum ise bireyin …